Allah’a Havale Edilen Sorumluluk: Müslümanların Tarih Dışına Düşüşü

Müslüman toplumların son dört beş asırlık büyük krizini anlamak için önce acı bir hakikati kabul etmek gerekir: Biz geri kalmadık; geri çekildik. Tarihin dışına itilmedik; tarihten el çekmeye başladık. Sorumluluklarımızı, aklımızı, irademizi, emeğimizi, araştırma cesaretimizi ve medeniyet kurma vazifemizi büyük ölçüde terk ettik. Sonra da terk ettiğimiz her şeyin sonucunu “kader” diye “Allah’a havale ettik.”

Oysa İslam, insanı pasif bir bekleyişe değil, aktif bir sorumluluğa çağırır. Kur’an’ın insan tasavvuru, yeryüzünde sürüklenen değil, yeryüzünü imar eden insandır. Müslüman, sadece dua eden değil; dua ettiği hedef uğruna çalışan, düşünen, üreten, direnen ve inşa eden kişidir. Fakat zamanla Müslüman toplumlarda tevekkül ile tembellik, teslimiyet ile ataletsizlik, kader ile sorumluluktan kaçış birbirine karıştırıldı.

En büyük kırılma burada yaşandı.

Bir zamanlar astronomiyle göklere bakan, matematikle düzeni çözen, tıpla insan bedenini araştıran, felsefeyle varlığı sorgulayan, mimariyle şehirler kuran Müslüman akıl; sonraki yüzyıllarda içine kapandı. Soru sormaktan korkan, eleştiriyi fitne sayan, yeniliği bidat diye mahkûm eden, ilmi sadece geçmişin tekrarı zanneden dar bir zihniyet güç kazandı. Böylece din, insanı ayağa kaldıran bir kudret olmaktan çıkarılıp, çoğu zaman insanın miskinliğini örten bir mazeret perdesine dönüştürüldü.

Batı ise aynı yüzyıllarda bambaşka bir yola girdi. Bilimi kurumsallaştırdı. Üniversiteleri, laboratuvarları, rasathaneleri, matbaayı, sanayiyi, teknolojiyi, denizciliği, askeri mühendisliği ve üretim araçlarını geliştirdi. Elbette Batı’nın yükselişi masum, tertemiz ve ahlaki bir hikâye değildi. Sömürgecilik, kan, kölelik, işgal ve yağma bu yükselişin karanlık yüzüydü. Fakat bütün bunlara rağmen inkâr edilemeyecek bir gerçek vardı: Batı, dünyayı anlamak ve dönüştürmek için aklı, bilimi ve teknolojiyi seferber etti.

Müslüman toplumlar ise çoğu yerde dünyayı anlamak yerine dünyadan şikâyet etmeyi seçti.

Top üretildi, biz dua ettik. Matbaa yayıldı, biz tartıştık. Sanayi devrimi geldi, biz eski ihtişam hikâyeleri anlattık. Denizler aşıldı, biz iç kavgalarla meşgul olduk. Modern kurumlar kuruldu, biz liyakati değil sadakati yücelttik. Bilimsel yöntem gelişti, biz ezberi ilim zannettik. Batı laboratuvar kurarken biz keramet bekledik. Onlar makine yaptı, biz “Allah büyüktür” diyerek makine yapma sorumluluğunu unuttuk. Evet, Allah büyüktür. Fakat Allah’ın büyüklüğü, insanın küçülmesine mazeret değildir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanları büyük yapan şey sadece imanları değildi; o imanın doğurduğu hareket kabiliyetiydi. Onlar Allah’a inanıyorlardı ama deveyi de bağlıyorlardı. Zafer için dua ediyorlar ama kılıcı da biliyorlardı. Rızkı Allah’tan biliyorlar ama ticaret yollarını da kuruyorlardı. Şifayı Allah’tan biliyorlar ama tıp ilmini de geliştiriyorlardı. Göklerin Allah’ın ayeti olduğuna inanıyorlar ama yıldızları da inceliyorlardı.

Bugünkü trajedi ise şudur: Biz Allah’a iman adına çoğu zaman Allah’ın bize yüklediği sorumluluğu ihmal ettik. Dua, çalışmanın yerine kondu. Sabır, zulme alışmak sanıldı. Tevekkül, plansızlığın adı oldu. Kader, beceriksiz yöneticilerin, tembel toplumların, çürümüş kurumların ve düşünmeyen kalabalıkların ortak bahanesine çevrildi. Böylece Müslüman dünyada hesap sorma kültürü zayıfladı. Çünkü her başarısızlık “takdir-i ilahi” diye geçiştirildiğinde, kimse kendi kusuruyla yüzleşmek zorunda kalmaz.

Oysa geri kalmışlığın sebebi gökte değil, yerde aranmalıdır. Kötü yönetimde, ilimsizlikte, istibdatta, mezhepçilikte, taassupta, kadınların eğitimden dışlanmasında, üretimden kopuşta, hukukun zayıflığında, kurumsal çürümede, ahlakın slogana dönüşmesinde aranmalıdır. Allah’ın kitabı ortadayken, Müslümanların perişanlığı Allah’a yüklenemez. Bu, sadece akla değil, imana da haksızlıktır.

Çünkü Allah insana akıl vermiştir. İrade vermiştir. El vermiştir. Dil vermiştir. Toprak vermiştir. Zaman vermiştir. İmkân vermiştir. Bütün bunları kullanmayan insanın, sonra dönüp “Allah bizi neden yükseltmedi?” diye sorması büyük bir çelişkidir.

Bir toplum kitap okumuyorsa, bilim üretmiyorsa, adalet kurmuyorsa, gençlerine ufuk açmıyorsa, kadınlarını bastırıyorsa, sanatını öldürüyorsa, şehirlerini çirkinleştiriyorsa, yolsuzluğu kader gibi kabulleniyorsa, eğitimi ezbere mahkûm ediyorsa, düşünceyi suç sayıyorsa; o toplumun geri kalması mucize değil, sonuçtur.

Mesele İslam’ın geri bırakması değildir. Mesele, Müslümanların İslam’ın dinamizmini terk etmesidir.

İslam’ın özü “hareket, sorumluluk ve adalettir.” Fakat Müslüman toplumların önemli bir kısmı dini, hayatı dönüştüren bir ahlaki enerji olmaktan çıkarıp, geçmişe sığınmanın, mevcut düzeni korumanın, tembelliği kutsamanın aracına dönüştürdü. Din, insanı diriltmesi gerekirken; kimi ellerde insanı uyutan bir ninni gibi kullanıldı.

Bu yüzden bugün yapılması gereken şey, Batı’ya körü körüne öykünmek değildir. Batı’nın ahlaki krizlerini, sömürgeci mirasını, insanı makineye ve pazara indirgeyen taraflarını görmezden gelmek de değildir. Fakat Batı’nın bilim, teknik, kurum, disiplin, araştırma ve üretim alanındaki başarısını yok saymak da çocukça bir avuntudur.

Müslüman dünya artık şu hakikatle yüzleşmek zorundadır: Sadece haklı olmak yetmez; güçlü, çalışkan, üretken, adil ve akıllı olmak da gerekir. Sadece geçmişte büyük olmak yetmez; bugün de büyük işler yapmak gerekir. Sadece “bizim medeniyetimiz vardı” demek yetmez; yeniden medeniyet kuracak aklı, ahlakı ve emeği ortaya koymak gerekir.

Müslümanların yeniden tarihe dönmesi için önce mazeret dilini terk etmesi şarttır. “Bizi Batı geri bıraktı” demek tek başına yetmez. Evet, Batı sömürdü, parçaladı, işgal etti. Ama biz de zayıftık. Biz de kurumlarımızı çürüttük. Biz de ilmi ihmal ettik. Biz de liyakati öldürdük. Biz de aklı susturduk. Biz de kendi evimizi bakımsız bıraktık.

Bir millet kendi kusurlarını konuşmadan ayağa kalkamaz.

Bugün Müslüman toplumların ihtiyacı olan şey, kuru nostalji değil; ağır bir muhasebedir. Camiler dolu olabilir ama laboratuvarlar boşsa, meydanlar sloganla inleyebilir ama fabrikalar üretmiyorsa, gençler öfke taşıyor ama bilgi taşımıyorsa, kitaplar raflarda duruyor ama zihinler işlemiyorsa, orada gerçek bir dirilişten söz edilemez.

Diriliş, sadece duayla başlamaz; duanın gereğini yapmakla başlar.

Allah’a havale etmek, insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra anlamlıdır. Tarlayı sürmeden yağmur beklemek tevekkül değil, cehalettir. Hastaneyi kurmadan şifa beklemek iman değil, sorumsuzluktur. Okulu düzeltmeden nesil beklemek hayalciliktir. Bilim üretmeden güç beklemek boş avuntudur. Adalet kurmadan huzur beklemek kendini kandırmaktır.

Müslümanların yeniden yükselişi, Allah’ı yardıma çağırmadan önce Allah’ın kendilerine verdiği imkânları ciddiye almalarıyla mümkündür. Akıl yeniden çalışacak. Emek yeniden kutsanacak. Bilim yeniden sahiplenilecek. Ahlak yeniden hayata inecek. Adalet yeniden kurumlaşacak. Eğitim ezberden kurtulacak. Gençler sadece itaat eden değil, düşünen, sorgulayan, üreten insanlar olarak yetiştirilecek.

Çünkü tarih, bekleyenleri değil; yürüyenleri kaydeder.

Müslümanlar son dört beş asırdır çok şeyi Allah’a havale ettiler. Oysa Allah, insana yeryüzünde sorumluluk yüklemişti. Biz o sorumluluğu unuttuk. Şimdi yeniden hatırlama vaktidir.

Dua edeceğiz, evet. Ama çalışacağız. Tevekkül edeceğiz, evet. Ama tedbir alacağız. Allah’a güveneceğiz, evet. Ama aklımızı, emeğimizi, irademizi ve sorumluluğumuzu terk etmeyeceğiz.

Çünkü geri kalmışlığın en acı tarafı fakirlik değildir; insanın kendi kusurunu kader zannetmesidir. Müslüman dünyanın asıl kurtuluşu da burada başlayacaktır: Kader diye kabullendiği yenilgilerin önemli bir kısmının aslında kendi ihmali olduğunu anladığı gün. (G. Dihkan)