Müslümanların Önünde İki Yol Vardır.

BİRİNCİ YOL, bugünkü hâli sürdürmektir:

Geçmişle övünmek. Komplo teorileriyle teselli bulmak.

Dış güçleri suçlamak. Kendi yöneticilerini sorgulamamak.

Bilimi ihmal etmek. Liyakati çiğnemek.

Birbirini tekfir etmek.

Tüketmek.

Konuşmak, Kınamak.

Ve giderek daha da etkisizleşmek.

İKİNCİ YOL ise zordur:

Öz eleştiri yapmak.

Tembelliği terk etmek.

İlim üretmek. Liyakati hâkim kılmak.

ADALETİ önce kendi toplumlarımızda gerçekleştirmek.

Ekonomik bağımsızlık kurmak.Teknolojik güç geliştirmek.

ÜMMET bilincini slogan olmaktan çıkarıp kurumsal dayanışmaya dönüştürmek.

YOLSUZLUKLA, cehaletle, taassupla ve istibdatla mücadele etmek.

İslam’ın yalnızca ahiret için değil, dünya hayatını adaletle kurmak için de gönderilmiş bir din olduğunu yeniden kavramak.

Allah katında dinin İslam olması, Müslümanların otomatik olarak üstün, güçlü ve başarılı olacağı anlamına gelmez.

Üstünlük kuru aidiyetle değil, iman, takva, ADALET, İLİM, EMEK ve MÜCADELEYLE kazanılır.

Yeryüzünün kanunları açıktır:

Kim çalışırsa üretir. Kim üretirse güçlenir.

Kim planlarsa geleceği şekillendirir.

Kim adaleti kurarsa kalıcı olur.

Kim tembelliği, cehaleti ve zulmü tercih ederse başkalarının kurduğu dünyanın altında ezilir.

Bugün güç gayrimüslimlerin elindeyse bunun tek sebebi onların çok güçlü olması değildir. Bir sebebi de Müslümanların uzun zamandır görevlerini ihmal etmesidir.

Bu gerçeği kabul etmeden diriliş başlamaz.

Artık “Hak din bizdedir” demek yetmez.

Şimdi hak dinin mensuplarına yakışan bir akıl, ahlak, ilim, adalet ve kuvvet ortaya koyma zamanıdır.

Aksi hâlde Müslümanlar, dünyanın efendisi olma iddiasıyla yaşayıp dünyanın seyircisi olarak ölmeye devam edecektir.

ÖVGÜ DEĞİL MUHASEBE

Müslümanların yeni bir övgüye değil, ağır bir muhasebeye ihtiyacı vardır.

Bize sürekli ne kadar büyük bir ümmet olduğumuzu anlatan hatiplerden çok, neden bu hâle düştüğümüzü cesaretle söyleyen insanlara ihtiyacımız var.

Biz dünyanın en hayırlı ümmeti olduğumuzu tekrar tekrar söylüyoruz.

Peki insanlığa hangi hayrı sunuyoruz?

Dünyanın ADALETSİZLİĞİNE karşı hangi alternatif sistemi kurduk?

YOKSULLUĞA karşı hangi ekonomik modeli geliştirdik?

Savaşlara karşı hangi barış düzenini inşa ettik?

Bilim dünyasına hangi büyük katkıyı yaptık?

İnsanlığa hangi AHLAKİ ÖRNEKLİĞİ sunduk?

Mültecilere, yetimlere, yoksullara, mazlumlara ne kadar sahip çıktık?

Kendi ülkelerimizde HUKUKU, ÖZGÜRLÜĞÜ, ADALETİ ne ölçüde gerçekleştirdik?

Bu sorulara dürüst cevap veremiyorsak, geçmişin hatıralarına sığınmanın anlamı yoktur.

İslam’ın büyüklüğünü anlatmak kolaydır.

Zor olan, İslam’ın büyüklüğüne layık bir ümmet olmaktır.

Mesele İslam’ın Hak Olması Değil, Müslümanların Hakikate Sadakati haktır.

İslam haktır. Fakat her Müslümanın yaptığı doğru değildir.

İslam yücedir. Fakat Müslümanların bugünkü durumu yüce değildir.

Kur’an kusursuzdur. Fakat Müslümanların Kur’an anlayışı kusurlu olabilir.

Peygamber’in örnekliği mükemmeldir. Fakat Müslümanların ahlakı bu örnekliğin çok uzağında kalabilir.

Bu ayrımı yapmadıkça kendimizi kandırmaya devam ederiz.

İslam’ı savunmak, Müslümanların bütün hatalarını savunmak değildir.

Tam tersine İslam’a sadakat, Müslümanların İSLAM’A AYKIRI HALLERİNİ EN SERT BİÇİMDE ELEŞTİRMEYİ GEREKTİRİR.

Bugün İslam dünyasının ihtiyacı; kendisini sürekli öven, her yenilgiyi başarı gibi sunan ve her beceriksizliği dış düşmanlarla açıklayan bir dil değildir.

İhtiyacımız olan şey, uyandırıcı bir tokattır.

O tokat şunu söylemelidir: Ey Müslümanlar! Hak dinin mensubu olduğunuzu söylüyorsunuz ama hakikatin gerektirdiği bedeli ödemiyorsunuz.

Kur’an’ın ümmeti olduğunuzu söylüyorsunuz ama okumuyorsunuz.

Peygamber’in ümmeti olduğunuzu söylüyorsunuz ama onun çalışkanlığını, cesaretini, adaletini ve mücadele ahlakını taşımıyorsunuz.

Birlikten söz ediyorsunuz ama birbirinizi boğazlıyorsunuz.

ADALETTEN SÖZ EDİYORSUNUZ AMA KENDİ YÖNETİCİLERİNİZİN ZULMÜNE SUSUYORSUNUZ.

AHLAKTAN söz ediyorsunuz ama YOLSUZLUĞU PARTİNİZE GÖRE değerlendiriyorsunuz.

İlimden söz ediyorsunuz ama bilim insanlarını küçümsüyorsunuz.

Güçten söz ediyorsunuz ama üretmiyorsunuz.

Bağımsızlıktan söz ediyorsunuz ama her şeyinizi dışarıdan satın alıyorsunuz.

ÜMMETTEN SÖZ EDİYORSUNUZ AMA SINIRLARINIZIN ÖTESİNDEKİ MÜSLÜMANI YALNIZ BIRAKIYORSUNUZ.

Cihattan söz ediyorsunuz ama cehaletinizle mücadele etmiyorsunuz.

ŞEHADETTEN SÖZ EDİYORSUNUZ AMA KONFORUNUZDAN VAZGEÇMİYORSUNUZ.

Bu hâl sürdürülemez. (G. Dihkan)

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ