Bugün bazı Müslümanlar Batı’yı ahlaksızlıkla suçlarken kendi toplumlarındaki yolsuzluğu görmezden geliyor.
Elbette Batı’nın da ciddi ahlaki krizleri, aile çözülmeleri, seküler sapmaları, sömürgecilik geçmişi ve çifte standartları vardır.
Fakat kamu ahlakı, kurumsal denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik ve devlet malına yaklaşım konusunda birçok Batılı ülkenin Müslüman toplumlardan ileride olması Müslümanlar için ağır bir yüzleşme sebebidir.
Bir Müslüman için bundan daha utanç verici ne olabilir?
İslam’ın haram kıldığı rüşvete karşı ateist daha hassas olacak; İslam’ın emrettiği emanete Hristiyan daha sadık kalacak; Kur’an’ın istediği adaleti seküler hukuk devleti daha iyi koruyacak; Müslüman ise Allah’ın adını anarak devlet malını yağmalayacak. Bu tablo, sadece siyasi bir başarısızlık değil, DİNİ TEMSİL İFLASIDIR.
İnsanlar İSLAM’DAN DEĞİL, çoğu zaman MÜSLÜMANLARIN ÇÜRÜMÜŞ TEMSİLİNDEN SOĞUYOR. Çünkü dışarıdan bakan biri Müslümanlarda şunu görüyor: Dini çok konuşan ama adaleti az yaşayan toplumlar. Namazdan bahseden ama kul hakkını çiğneyen yöneticiler. Ahlaktan söz eden ama kamu malını yağmalayan zümreler. Allah’tan korktuğunu söyleyen ama denetimden kaçan iktidarlar. Kur’an’a saygı gösteren ama Kur’an’ın sosyal adalet emrini hayata geçirmeyen düzenler.
Bu yüzden bugün Müslüman dünyanın en acil ihtiyacı daha çok slogan değil, daha çok AHLKTIR. Daha çok hamaset değil, daha çok HESAP VERİLEBİLİRLİKTİR. Daha çok kimlik kavgası değil, daha çok EMANET BİLİNCİDİR. Daha çok “biz Müslümanız” demek değil, gerçekten MÜSLÜMAN GİBİ YAŞAMAKTIR.
Çünkü İslam sadece camide secde etmek değildir. “İslam, ihalede dürüst olmaktır. İslam, mahkemede adil olmaktır. İslam, devlet hazinesine el uzatmamaktır. İslam, yetimin hakkını yememektir. İslam, liyakati çiğnememektir. İslam, kendi adamını değil ehil olanı tercih etmektir. İslam, güçlüye değil haklıya yakın durmaktır. İslam, zulmü yapan kendi tarafın olsa bile ona karşı çıkabilmektir.”
MÜSLÜMANLARIN BUGÜNKÜ HALİ, AHİRETE GERÇEKTEN İNANAN BİR TOPLUMUN HALİNE BENZEMİYOR.
Çünkü “ahirete inanan insan, dünyada bu kadar pervasız olamaz. Hesap gününe inanan insan, kul hakkını bu kadar hafife alamaz. Mizan’a inanan insan, devlet malını bu kadar rahat yiyemez. Cehennem’e inanan insan, mazlumun hakkını çalıp sonra da gönül rahatlığıyla camide saf tutamaz.”
Burada yapılması gereken şey “İslam’dan utanmak değil, İslam’ı kirleten Müslümanlık temsilinden utanmaktır.”
Dininden utanmak değil, “dinin adını kullanarak yolsuzluğu, hırsızlığı, rüşveti örtenlerden utanmaktır. Kur’an’dan uzaklaşmak değil, Kur’an’ı hayattan uzaklaştıran sahte dindarlığı reddetmektir.”
Müslümanlar kendilerini kandırmaktan vazgeçmelidir. Allah’ı kandıramazlar. Milleti kandırabilirler, medyayı susturabilirler, mahkemeleri etkileyebilirler, raporları gizleyebilirler, ihaleleri kapatabilirler, eleştireni hain ilan edebilirler; fakat Allah’ın huzurunda hiçbir dosya kapanmaz. Orada parti rozeti geçmez. Cemaat bağı geçmez. Lider sevgisi geçmez. “Hizmet ettik” bahanesi geçmez. “Dava için yaptık” savunması geçmez. Orada sadece hakikat konuşur.
Ve hakikat şudur: Kamu malı yiyen Müslüman, sadece hukuk suçu işlemiş olmaz; dinî iddiasını da yalanlamış olur. Rüşvet alan Müslüman, sadece devleti kirletmiş olmaz; secdesini de lekeler. Liyakatsizliği savunan Müslüman, sadece kurumu çökertmiş olmaz; emaneti de ihlal eder. Yolsuzluğa susan Müslüman, sadece korkaklık yapmış olmaz; zulme ortak olur.
Bu nedenle Müslüman dünyanın kurtuluşu, önce dürüst bir itirafla başlamalıdır: “Biz İslam’ı güzel temsil edemedik. Biz adaleti ayakta tutamadık. Biz emanete sadakat gösteremedik. Biz kamu malını koruyamadık. Biz kul hakkını yeterince ciddiye alamadık. Biz dini çoğu zaman ahlakın yerine kimlik olarak kullandık. Biz Allah’ın adını çok söyledik ama Allah’ın emrine yeterince teslim olmadık.”
Bu itiraf yapılmadan ıslah başlamaz.
Müslüman toplumların yeniden ayağa kalkması için “camiler kadar mahkemelerin de temiz olması gerekir. Hutbeler kadar ihalelerin de dürüst olması gerekir. Kur’an kursları kadar belediye bütçelerinin de şeffaf olması gerekir. Vaazlar kadar kamu harcamalarının da denetlenebilir olması gerekir. Sakal, başörtüsü, tesbih, slogan, bayrak, miting, hamaset tek başına hiçbir şeyi kurtarmaz. Allah’ın razı olacağı toplum, sadece sembolleri taşıyan toplum değil; adaleti yaşayan toplumdur.”
Bugün Müslümanların önündeki soru şudur: “Allah’ın dinini dillerinde taşımaya devam edip hayatlarında çiğnemeyi sürdürecekler mi, yoksa gerçekten tövbe edip emanete, adalete, liyakate, şeffaflığa ve kul hakkına dönecekler mi?”
Çünkü bu gidişle çağın Müslümanları ahirette büyük bir şaşkınlık yaşayabilir. Dünyada kendilerini “Allah’ın tarafında” zannederken, Allah’ın emanetini çiğnedikleri, kulların hakkını yedikleri, zulme sustukları, yolsuzluğu savundukları ve dini menfaatlerine kalkan yaptıkları gerçeğiyle yüzleşebilirler.
Allah’ın adaleti şaşmaz.
Müslümanların asıl korkması gereken şey Batı’nın eleştirisi, ateistlerin alayı, sekülerlerin suçlaması değildir. Asıl korkulması gereken şey, Allah’ın huzurunda “Benim dinimi neden böyle kirlettiniz? Benim adımı neden zulmünüze perde yaptınız? Benim kitabımı neden hayatınıza hükmettirmediniz? Size emanet edilen malı neden yağmaladınız? Size verilen gücü neden adalet için değil çıkar için kullandınız?” sorularıyla karşılaşmaktır.
İşte o gün hiçbir mazeret kalmayacaktır.
Bugün hâlâ vakit varken Müslümanların yapması gereken şey bellidir:
“Dini slogan olmaktan çıkarıp ahlaka dönüştürmek. İmanı kimlik olmaktan çıkarıp emanete sadakate dönüştürmek. Devleti ganimet olmaktan çıkarıp millete hizmet aracı yapmak. Kamu malını yağma alanı değil, Allah’ın emaneti bilmek. Kendi tarafının hırsızına da hırsız diyebilmek. Kendi mahallesinin zalimine de zalim diyebilmek.”
Aksi hâlde Müslümanların yeryüzündeki en büyük felaketi, İslam düşmanlarının saldırısı değil; kendi elleriyle İslam’ın yüzünü karartmaları olacaktır. (G. Dihkan)
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ