Fenerle Dürüst İnsan Aramak: Toplumun Aynasındaki Büyük Yalan

Karikatürde, elinde feneriyle kalabalıkların arasında dolaşan yaşlı bir adam görüyoruz. Üzerindeki yıpranmış elbiseler, yüzündeki yorgunluk ve elinde tuttuğu fener, onun uzun süredir devam eden bir arayışın yolcusu olduğunu anlatıyor. Etrafı insanlarla çevrili olduğu hâlde “Dürüst bir adam arıyorum” diyor. Asıl çarpıcı olan ise karikatürün başındaki sorudur: “Biz ne kadar dürüstüz?”

Bu soru başkalarına yöneltilmiş sıradan bir ahlak sorusu değildir. Doğrudan bize, hayatımıza, ticaretimize, siyasetimize, dostluklarımıza ve inanç iddialarımıza tutulmuş bir projektördür. Çünkü dürüstlük hakkında konuşmak kolay, dürüst yaşamak zordur. Herkes dürüst insanlardan oluşan bir toplumda yaşamak ister; fakat çoğu insan, dürüstlüğün kendisine yükleyeceği bedeli ödemek istemez.

Hepimiz yalan söyleyen siyasetçiden, hile yapan esnaftan, torpil dağıtan bürokrattan, sözünde durmayan dosttan, emanete ihanet eden yöneticiden şikâyet ederiz. Fakat sıra kendimize geldiğinde küçük yalanlarımızı, çıkar hesaplarımızı ve başkalarından sakladığımız kusurlarımızı çeşitli gerekçelerle meşrulaştırırız. Başkasının yaptığına “ahlaksızlık”, kendimizin yaptığına ise “mecburiyet” deriz. Başkasının aldığına “rüşvet”, bizim aldığımıza “hediye”; başkasının yakınına sağladığı imkâna “torpil”, bizim yakınımıza yaptığımıza “yardım”; başkasının söylediğine “yalan”, bizim söylediğimize “beyaz yalan” adını veririz.

İşte dürüstlüğün asıl krizi burada başlamaktadır: İnsanların yanlış yapmasından önce, yaptıkları yanlışa dürüst bir isim vermekten kaçınmalarıdır.

Dürüstlük, yalnızca açıkça yalan söylememek değildir. Bir gerçeğin yarısını söyleyerek diğer yarısını gizlemek de dürüstlüğe aykırıdır. İnsanları yanlış kanaate sevk edecek şekilde konuşmak, verdiği sözü çeşitli bahanelerle yerine getirmemek, başkasının emeğini küçümsemek, hak etmediği bir makamı kabul etmek, kamu malını şahsi menfaat için kullanmak da dürüstlük sorunudur.

Bir insan pazarda sattığı ürünün kusurunu saklıyorsa, namaz kılması veya dilinden güzel sözler dökülmesi onu dürüst yapmaz. Bir işveren çalışanının ücretini geciktiriyor, emeğini sömürüyor ve bunu ekonomik şartlarla açıklıyorsa dürüst değildir. “Bir gazeteci gerçeği bildiği hâlde iktidarın, belediyenin veya sermayenin çıkarına göre yazıyorsa meslek namusunu kaybetmiştir.” Bir siyasetçi seçimden önce verdiği sözleri iktidara geldikten sonra unutuyorsa yalnızca başarısız değil, aynı zamanda güvenilmezdir.

Dürüstlük insanın söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kapatmasıdır.

Bugün toplumda dürüstlük neden bu kadar zor bulunuyor? Çünkü dürüstlük çoğu zaman kazandırmıyor; tam tersine bedel ödetiyor. Doğruyu söyleyen insan işinden olabiliyor, terfi ettirilmiyor, çevresinden dışlanıyor, “uyumsuz”, “problemli” veya “fazla sivri” ilan ediliyor. Yalanı ustalıkla söyleyen, güçlünün hoşuna gidecek sözleri seçen, her dönemin adamı olmayı başaran kişiler ise hızla yükseliyor.

Böyle bir düzende insanlar dürüstlüğü erdem değil, saflık olarak görmeye başlıyor. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü, doğru söyleyenin değil, onu kovan dokuz köyün ahlaki iflasını göstermektedir. Ancak toplum çoğu zaman bu sözü yanlış yorumlayarak dürüstlüğün işe yaramadığını düşünür. Oysa dürüstlüğün kaybettiği bir toplumda gerçekte herkes kaybeder.

Çünkü güvenin olmadığı yerde ekonomi de hukuk da siyaset de insan ilişkileri de sağlıklı işlemez. İnsanlar birbirine güvenmediğinde her alışveriş şüpheyle, her sözleşme korkuyla, her dostluk ihtiyatla, her evlilik kuşkuyla yürür. Kimse kimsenin sözünü yeterli bulmaz. Her şey belgeye, kefile, kameraya, müfettişe ve mahkemeye bağlanır. Yine de sahtekârlığın önüne geçilemez. Çünkü dürüstlük yalnızca kanunla üretilemez. Kanun suç işleyeni cezalandırabilir; fakat insanın vicdanına doğruluk sevgisini yerleştiremez.

Karikatürdeki fener bu nedenle önemlidir. Gündüz vakti yakılmış bir fener, çevrenin karanlık olmasından çok insanın iç dünyasındaki karanlığa işaret eder. Ortalık aydınlıktır; fakat hakikat görünmemektedir. Sokak insanlarla doludur; fakat aranılan “insan” bulunamamaktadır. Burada kastedilen biyolojik anlamda insan değil, ahlaki şahsiyet sahibi insandır. Yüzlerce kişinin arasında dürüst bir kişi aramak, kalabalığın çokluğunun ahlakın güvencesi olmadığını göstermektedir.

Bir toplum nüfusuyla, binalarıyla, yollarıyla, teknolojiyle veya ekonomik büyüklüğüyle gelişmiş sayılmaz. Asıl gelişmişlik, insanlarının sözlerine ne kadar güvenilebildiğiyle ölçülür. Çocuğun okulda kopya çekmeyi başarı saydığı, yetişkinin vergiden kaçmayı marifet gördüğü, siyasetçinin yalanını “strateji”, tüccarın hilesini “ticari zekâ”, bürokratın kayırmacılığını “vefa” olarak sunduğu bir toplumun ahlaki temeli çökmüş demektir.

Bu çöküşün sorumluluğunu yalnızca yöneticilere yüklemek de kolaycılıktır. Elbette yöneticilerin dürüstlüğü toplum üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Tepedeki çürüme aşağıya doğru yayılır. Devlet makamlarında liyakat yerine sadakat, adalet yerine ayrıcalık, şeffaflık yerine gizlilik hâkimse toplum da bundan etkilenir. Fakat yöneticiler gökten inmiyor; onları çıkaran, destekleyen, alkışlayan ve yanlışlarına rağmen savunan bir toplumsal yapı bulunuyor.

İnsan kendi tarafının yolsuzluğunu görmezden gelip karşı tarafın yolsuzluğuna öfkeleniyorsa adaletli değildir. Kendi partisinin yalanını savunup rakibinin yalanını teşhir ediyorsa dürüstlükten değil, kabilecilikten yana tavır alıyordur. Dürüst insan, hakikati kendisine zarar verdiğinde de kabul edebilendir. Kendi mahallesindeki yanlışa da karşı çıkabilendir. Sevdiği kişinin hatasını örtmek yerine onu doğruya çağırabilendir.

Dürüstlük biraz da insanın kendisine karşı doğru olmasıdır. Kendi niyetlerini sorgulamayan, çıkarlarını ilke gibi gösteren, kıskançlığını adalet arayışı, korkaklığını tedbir, cimriliğini tutumluluk, kibrini onur zanneden insan önce kendisini aldatır. Kendine yalan söyleyen kişinin başkalarına karşı tam anlamıyla dürüst olması mümkün değildir.

Bu nedenle değişim, “Herkes dürüst olsun” temennisiyle değil, “Ben ne kadar dürüstüm?” sorusuyla başlamalıdır. Verdiğimiz sözleri tutuyor muyuz? Bize emanet edileni koruyor muyuz? Kimsenin görmediği yerde de doğru davranıyor muyuz? Hakkımız olmayan bir menfaati reddedebiliyor muyuz? Hata yaptığımızda bahane üretmeden özür dileyebiliyor muyuz? İşimize gelmediğinde de gerçeği savunabiliyor muyuz?

Dürüstlük, büyük nutuklardan çok küçük davranışlarda belli olur. Fazla verilen para üstünü iade etmekte, olmayan bir başarıyı kendine mal etmemekte, birinin arkasından söyleyemeyeceğin sözü yüzüne karşı da söylememekte, kusurlu malı kusursuzmuş gibi satmamakta, başkasının sırasına girmemekte, kamu malını kendi malından daha dikkatli kullanmakta ortaya çıkar.

Elinde fenerle dolaşan adamın aradığı kişi belki kalabalığın içinde bir yerde değildir. Belki her birimizin içinde ortaya çıkmayı beklemektedir. Fakat o kişinin ortaya çıkabilmesi için önce bahanelerimizin, çıkarlarımızın ve çifte standartlarımızın karanlığıyla yüzleşmemiz gerekir.

Dürüst insan aramak değerlidir; fakat daha değerlisi, aranan insan olmaya çalışmaktır. Çünkü toplumun karanlığından şikâyet etmek kolaydır. Asıl mesele, o karanlığa bir ışık yakabilmektir. Herkes başkasının yüzüne fener tutarken kendi kalbini karanlıkta bırakırsa dürüst insan arayışı hiç bitmez.

Belki de karikatürdeki ihtiyarın feneri bize şu çağrıyı yapmaktadır:

“Kalabalıkları sorgulamadan önce kendine bak. Aradığım dürüst insan neden sen olmayasın?” (G.Dihkan), 25.07.2026