DARBELER GECE OLUR AMA GÜNDÜZ HAZIRLANIR

Hiçbir darbe bir gecede doğmaz; adaletin zayıfladığı, liyakatin terk edildiği ve toplumun sessiz kaldığı günlerde büyür.

Demokrasiyi korumanın yolu ise sadece darbeleri lanetlemekten değil, darbeye giden yolları da cesaretle kapatmaktan geçer.

Darbeler, bir milletin sadece yönetimini değil; hukuka olan güvenini, toplumsal vicdanını ve geleceğe dair umudunu da hedef alan en karanlık kırılmalardır. Ancak unutulmamalıdır ki hiçbir darbe bir gecede ortaya çıkmaz. Yıllar boyunca biriken adaletsizlik, kutuplaşma, liyakatsizlik, hukuksuzluk ve kibir, darbelerin filizlendiği zemini hazırlar. Sonra birileri tankla, topla sahneye çıkar. Oysa asıl tehlike, o zemini sessizce oluşturan ve yanlışlara göz yuman anlayıştır.

Türkiye; 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 gibi demokrasimize ağır bedeller ödeten acı tecrübeler yaşadı. Her darbe, yalnızca seçilmiş yönetime değil; milletin iradesine, ekonomisine ve toplumsal huzuruna da vurulmuş ağır bir darbedir. Ancak bu karanlık tabloyu yalnızca darbecilere bağlamak, fotoğrafın tamamını görmemek olur.

Çünkü darbeciler, uygun zemini bulduklarında ortaya çıkar. Nereden geldiklerinin, sağdan ya da soldan olmalarının hiçbir önemi yoktur. Zihniyetleri aynıdır: Farklı fikirlere tahammül edemeyen, kendisini millet iradesinin üzerinde gören ve hukuku kendi amaçları için araçsallaştıran bir anlayış...

Peki ya biz? Neredeydik? Ne yaptık?

Karşıt fikirlere ne kadar tahammül edebildik?

Adaleti herkes için mi savunduk, yoksa sadece bize gerektiğinde mi hatırladık?

Yanlış bizden olunca sustuk, başkası yaptığında en yüksek sesi biz mi çıkardık

Bazı dernekleri, vakıfları, cemaatleri ya da çeşitli yapıları devletin imkânlarıyla büyütüp sonra sorgulamadan sahiplendik mi?

Makam ve mevkilere çevremizi taşırken, liyakat ve ehliyeti geri plana mı ittik?

Belki bunların hiçbiri tek başına darbe değildir. Ama her biri, toplumu kutuplaştıran, devlete olan güveni zayıflatan ve darbecilerin önünü açan taşlardan biridir. Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Gerçek demokrasi; hukukun üstünlüğü, adalet, liyakat ve farklı düşüncelere saygıyı her şartta korumaktır.

15 Temmuz gecesi, ülkenin tarihine kara bir leke olarak geçen büyük ihanetlerden biri yaşandı. Milletin silahını millete çeviren hainler, bir gecede ortaya çıkmadı. Yıllarca görmezden gelinen yanlışlar, sorgulanmayan yapılar, "bana dokunmuyor" anlayışı ve çıkar uğruna gösterilen sessizlik, bu felaketin büyümesine zemin hazırladı. O gece millet, canı pahasına demokrasisine sahip çıktı. Ancak o noktaya nasıl gelindiğini sorgulamak da en az o destansı direnişi hatırlamak kadar önemlidir.

Bu yüzden sadece darbeye karşı olmak yetmez. Darbeyi mümkün kılan zihniyete, adaletsizliğe, kayırmacılığa, hukuksuzluğa, sessizliğe ve çıkarcılığa da aynı kararlılıkla karşı durmak gerekir.

Vatan hepimizin ortak değeridir. Devlet ise hiçbir partinin, hiçbir cemaatin, hiçbir ideolojinin ya da hiçbir grubun arka bahçesi olamaz. Hukukun üstünlüğü zedelendiğinde, liyakat göz ardı edildiğinde ve adalet herkese eşit uygulanmadığında, demokrasinin temelleri de sarsılmaya başlar.

Eğer bir gün bu topraklarda yeniden bir ses yankılanacaksa, o ses tank paletlerinin gürültüsü değil; huzur içinde uyanılan sabahların, çocukların güvenle okula gittiği günlerin ve milletin ortak vicdanının sesi olmalıdır.

Çünkü darbeyi yapan kadar, ona zemin hazırlayanlar da sorumludur.

Darbeler tanklarla başlar; ama adaletin zayıfladığı, liyakatin terk edildiği, hukukun kişilere göre işletildiği ve insanların birbirine düşman edildiği günlerde büyür. Demokrasiyi yaşatmanın yolu, sadece darbeleri lanetlemekten değil; darbeye giden yolları da cesaretle kapatmaktan geçer.

Unutmayalım ki demokrasi, yalnızca sandık günü değil; adaletin, hukukun ve vicdanın her gün ayakta tutulmasıyla yaşar. Alıntı

DARBE ÜZERİNDEKİ ŞÜPHE VE GÖLGE ORTADAN KALDIRILMALIDIR

15 Temmuz, kalkışmanın sene-i devriyesi idi.

Yani, üzerinden on yıl geçmiş, onbirinci yılına adım atmış olduk.

Bu hain darbeyi pilanlayan dış güçler belli olup, arkasında küresel eşkıya, Başziyonist, Büyük şeytan, soykırımcı, Gazze, Filistin, G. Lübnan, Yemen, Suriye, İran ve öncesinde Mısır, Libya, Irak ve Afganistan soykırımlarının mimarı Epstein ABD yönetimleri ve finansörü yine ABD kuklası BAE olduğu, en üst düzey ve en yetkili ağızlardan ifade edilmişti.

Darbede içerde kimin ya da kimlerin kullanıldığı da herkesçe bilinmekte, on yıldan beri bu cenahla mücadele edilmektedir.

Ancak on yıldır bitmeyen ve her vesileyle konuşulan bir husus vardır ki, o da darbe üzerindeki şüphe, şaibe ve gölgedir.

Bu şüphe, şaibe ve gölgeyi oluşturan sebeplerin başında, darbenin hedef aldığı cenahtaki çok önemli bazı yetkililerin söylemleri (B.Yıldırım, Mehmet Metiner, Şamil Tayyar….v.s) olmuştur.

En baş sebep ise, darbenin araştırılmaması ve darbe döneminde en yetkili konumda bulunanların sorgulanmamasıdır.

Bu araştırmaya izin verilmediği sürece de, darbe tartışılacak üzerindeki gölge, şüphe ve şaibe konusunu bazılarınca konuşulmasına devam edilecektir.

Evet darbenin araştırılmasına izin verilip, darbe üzerindeki şüphe, şaibe, gölge, muğlaklık, muamma, muvazaa ve tartışmalar behemehal ortadan kaldırılmalıdır.

Önemli bir hususu da belirtmeden geçemiyeceğim.

Bunca ilim adamı, akademisyen, Siyaset erbabı, partiler, Genel Başkanlar (Rahmeti bilge Devlet adamı Erbakan hariç), dernekler, vakıflar, odalar, bilumum STÖ, İlahiyat erbabı, Diyanet camiası, hocalar, başka tarikat ve cemaat mensupları, sözde kanaat önderleri, yazarlar ve düşünürler, gün kadar açık olan malum cemaat başı ve idari kadrosunda olanların eylem ve söylemlerine tek bir itirazları olmaması, hepsinin aynı kayığa binmesi, darbeden daha vahim bir durumdur.

Yine o dönemde, bendeniz her zeminde karşı çıkar ve sorgularken, yediden yetmişe tüm çevremizin savunma durumunda olması, bizi basiretsizlik ve muazzam olarak niteledikleri malum faaliyetleri görmezden gelmekle suçlayanların, bugün benden çok daha ileri düzeyde ve acımasızca saldırmaları, sözde “kahramanlık” yapmaları da da büyük bir garabettir.

Önemli bir diğer husus ta, Sn. C. BAŞKANIN DA O DÖNEM DE İFADE ETTİĞİ, “ ÜSTÜ HIYANET, ORTASI TİCARET VE ALTI İBADET” doğru teşhis ve tespiti gereğince, devletin izin verdiği bankaya para yatırdığı, sendikaya üye olmaktan ve “mürit” olmaktan başka bir eylemi olmayan ibadet kısmı özgürlüğüne kavuşturulmalı, toplumsal barış ve yaraların sarılması sağlanmalıdır.

DARBELERE, DARBELERE GİDEN YOLLARA, HAKSIZLIĞA, HUKUKSUZLUĞA, ADALETSİZLİĞE, KİM OLURSA OLSUN ZALİMİN KARŞISINDA MAZLUMUN YANINDA DURMAMAYA, İSTİSMARA, DİNİ, MİLİ VE YERLİ DEĞERLERİ SİYASİ VE İSTİKBAL AMAÇLARIYLA KULLANMAYA, ÇİFTE SITANDARDA, AYRIŞTIRMAYA, DÜŞMANLAŞTIRMAYA, BÖLÜCÜLÜĞE, AYRIŞTIRICI DİL VE EYLEMLERE, DÜŞMANLAŞTIRMAYA, SÖMÜRÜYE, KAPİTALİZME, EMPERYALİZM VE ZİYONİZME, HUSUSEN SOYKIRIMCI EPSTEİN CEPHESİNE KÖKTEN ŞİDDETLE VE NEFRETLE HAYIR.

Not: Her yıldönümünde darbeleri sadece kınamak, darbecilere karşı güzellemeler yapmak, hamaset, şov ve gösteri yapmak, üzerinden nemalanmak değil, ders almak, darbeye giden yolları tıkamak, varsa eksikleri gidermek, adil bir yönetim "adalet cumhuriyeti" KURMAK ESAS VAZİFEMİZ OLMALIDIR.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ