Yıllardır toplumların önüne din adına konulanların önemli bir kısmı, insanları uyandırmak yerine uyutmanın aracı hâline getirildi. Halka sürekli Hz. Resul(sav)'un hayatı hikaye formatında anlatıldı; fakat ZULME karşı ayağa kalkan, KÖLE düzenini yıkan, köleliği kaldıran, ADALETİ ikame eden, HAKSIZLIĞA uğrayanların haklarını savunan Hz. Muhammed (sav) yeterince anlatılmadı.

Hz. Ömer'in takvası anlatıldı fakat Mısır valisinin oğlunun kırbaçladığı bir gencin hakkını alırken; "Analarından hür doğan insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?" diyen Hz. Ömer'in adaleti anlatılmadı.

Elbette Peygamberimizin sade hayatı da, Hz. Ömer'in zühdü de İslam'ın önemli örnekleridir. Ancak bu örnekler, halkı uyutmak, onları pasifleştirmek için değil; adalet, ahlak ve sorumluluk bilinci oluşturmak için anlatılmalıydı.

Kur'an'ın anlattığı peygamberler sadece SABRI değil, aynı zamanda MÜCADELEYİ de temsil ederler.

Hz. Musa(a.s) Firavun'a karşı çıkmıştır. Hz. İbrahim(a.s) Nemrut'un putlarını sorgulamıştır. Hz. Muhammed(s.a.v) Mekke'nin sömürü düzenine meydan okumuştur.

Allah(c.c) şöyle buyurur: "Andolsun ki peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik." (Hadîd, 25)

Demek ki dinin amacı sadece bireysel ibadetler değil; aynı zamanda adaletin hâkim olduğu bir toplum inşa etmektir.

Bugün ortada halkın hizmetçisi olması gerekenlerin halkın alın teri üzerinden saltanat sürdüğü düzenler varsa, orada din adına anlatılanların yeniden sorgulanması gerekir. Çünkü SABIR; ZULME BOYUN EĞMEK DEĞİLDİR. SABIR, HAKİKATTEN VAZGEÇMEDEN DİRENEBİLMEKTİR.

Kur'an, zalimlere karşı suskunluğu her zaman kınar. "Zalimlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur." (Hûd, 113) der.

Ancak yıllarca insanlara KANAAT öğretilirken bazıları servetlerine SERVET kattılar.

Halka TEVAZU tavsiye edilirken bazıları GÖSTERİŞ içinde yaşadı.

FAKİRLİK kutsanırken SÖMÜRÜ düzenleri sorgulanmadı.

Din; HAKİKATİ ortaya çıkarmak için değil, otoritelerini korumak için kullanıldı.

MİNBERLER adaletin sesi olmaktan çıkarılıp DÜZENİN BEKÇİLERİ hâline getirildi. İnsanlar Allah'a değil; korkuya, suçluluk duygusuna ve kör itaate yönlendirildi.

Oysa Kur'an'ın istediği insan tipi sorgusuz, sualsiz itaat eden değil, düşünen insandır. "Onlar Kur'an üzerinde düşünmüyorlar mı?" (Nisâ, 82)

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9) "Aklınızı kullanmaz mısınız?" (Bakara, 44)

Binanaleyh Kur'an'ın yüzlerce ayetinde insan düşünmeye, sorgulamaya, akletmeye ve aklını kullanmaya çağrılır.

DÜŞÜNMENİN FİTNE, SORGULAMANIN İHANET sayıldığı toplumlar Kur'an'ın ruhundan uzaklaşmış toplumlardır.

Bugün bazı çevreler tarafından sıkça kullanılan: "Allah'a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan ulü'l-emre de..." (Nisâ, 59) ayeti ile anlatılmak istenen anlam kaydırılmış, halklardan kendilerine itaat etmeleri istenmiştir.

Tarih boyunca EGEMEN GÜÇLER, kurdukları ZULÜM DÜZENLERİNİ sürdürmek, yaptıkları uygulamaları haklı göstermek ve toplumsal MEŞRUİYET üretmek için çeşitli argümanlar kullanmıştır. Ne yazık ki bu argümanların en etkili ve en yaygın olanlarından biri DİN olmuştur. DİN, birçok dönemde ADALET VE HAKİKATİN değil; İKTİDARIN, TAHAKKÜMÜN ve mevcut düzenin MEŞRUİYET kaynağı olarak gösterilmiştir.

"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resulüne götürün." Yani Kur'an insanlara mutlak itaati değil; Allah'ın hükümlerine bağlı bir yönetimi ve hakemliği esas alır. Hiçbir insan, hiçbir lider, hiçbir kurum sorgulanamaz değildir.

Çünkü İslam'da kutsal olan kişiler değil, hakikattir.

Bugün ortaya çıkan tablo düşündürücüdür: Namaz kılan ama başka insanların, başka güçlerin önünde kıyama duran, pragmatik davranan ve kula kulluk eden insanlar...

Oruç tutan ama kul hakkı yiyen ve haramla büyüyen düzenler... Tesbih çeken ama yalan söyleyen diller... Secde eden ama zalime boyun eğen kalabalıklar...

DİN YAŞANMIYOR, sadece ŞEKİL olarak TAKLİT ediliyor... AHLAK üretmiyor, ADALET doğurmuyor, MERHAMETİ çoğaltmıyor ise; insanlar O toplumda DİN ile ALTADILIYOR demektir.

Hak ile batıl arasındaki mücadele Habil ile Kabil'den beri sürmektedir. Bu mücadele bazen savaş meydanlarında, bazen mahkeme salonlarında, bazen kürsülerde, bazen de insanların vicdanlarında devam etmektedir.

“Tarih bize göstermiştir ki; hakikati dile getirenler, adalet ve doğruluk uğruna mücadele edenler çoğu zaman yalnız bırakılmış, hatta bedel ödemek zorunda kalmıştır.” İçinde bulunduğumuz Muharrem ayında Kerbela’yı hatırlamak bu açıdan oldukça anlamlıdır. Hz. Hüseyin’in hak, adalet ve ilke uğruna ortaya koyduğu direnişi ve verdiği mücadeleyi anlamak yeterlidir.

Yazının kapsamını aşacağı için bu tarihî hadiseye burada detaylı olarak girmiyorum.

"İnsanlar, iman ettik demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?" (Ankebût, 2)

“Tarih boyunca zalimler tek başlarına güçlenmedi. Onları büyüten; susanlar, korkanlar ve menfaat karşılığında vicdanlarını satanlar oldu.”

BİR TOPLUM DÜŞÜNMEYİ BIRAKTIĞI GÜN ÇÜRÜMEYE BAŞLAR.

Sorgulamayan, düşünmeyen insan, hayatın anlam arayışını kaybetmiş demektir. Hayatın anlam arayışını kaybeden biri ne kendine ne de başkasına fayda veremez herhangi toplumsal bir değer de üretemez

Bu hakikat ayan beyan ortada iken, bizler sadece göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'a(c.c) boyun eğmişken, mutlak itaat sadece Allah'a(c.c) iken;

Bizler hiç kimsenin kutsal sürüsü olmayacağız. Hiçbir lider, hiçbir cemaat, hiçbir parti, hiçbir kurum hakikatin sahibi değildir. Hakikat; makamlardan büyüktür. Hakikat; sarıktan, sakaldan büyüktür. Hakikat; sloganlardan büyüktür. Hakikat; Allah'ın bizlere emanetidir. “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; onu insan yüklendi. Gerçekten o çok zalim, çok cahildir.”(Ahzâb Suresi, 33/72)

Kur'an'ın çağrısı açıktır: "Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." (Nisâ, 135)

Artık din maskesiyle yapılan sömürünün, kutsallık kisvesiyle pazarlanan ikiyüzlülüğün, ibadet görüntüsü altındaki ahlaksızlığın ve zulüm karşısındaki korkaklık ve sessizliğin sorgulanması gerekir. Biz insanlardan bizim gibi düşünmelerini istemiyoruz. Biz onlardan sadece düşünmelerini ve akletmelerini istiyoruz.

Çünkü; Düşünmeyen toplumlar köleleştirilir. Korkan toplumlar yönetilir.

Vicdanını kaybeden toplumlar ise kendilerini sömürenleri, kul ve köle edenleri alkışlar.

VE UNUTMAYIN: ALLAH’IN DİNİ İNSANI UYUTMAK İÇİN DEĞİL, UYANDIRMAK İÇİN GÖNDERİLMİŞTİR. Kur'an'ın ilk emri "İtaat et" değil, "Oku"dur.

Çünkü okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan bir toplum; hakikati değil, kendisine anlatılanı yaşar. Allah(c.c)'ın bak dediği yere değil, insanların baktığı yere bakar.

Hakikatin peşine düşen bir toplum er veya geç hakikati bulur. O'nun hamisi olur ve hakikakin bayraktarlığını yaparlar. Allah'tan başka hiçbir gücün önünde eğilmez sadece Allah(c.c)'a secde eder sadece onun önünde kıyamda dururlar.

“Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur…” (En‘âm;162–163)

Böyle bir topluma ne kadar da ihtiyaç vardır. (Engin Gültekin)