Doğu’da da Batı’da da Yaşanan Tek Hakikat: ÇÜRÜME

Artık şu ucuz medeniyet masallarını bir kenara bırakmanın zamanı geldi.

Haritaların üzerine çizilmiş Doğu-Batı sınırları, insanların alnına yapıştırılmış Müslüman-Hristiyan, dindar-seküler etiketleri hakikati örtemiyor. Perdeyi kaldırdığınızda karşınıza çıkan manzara her yerde aynıdır: ahlâkî çürüme, vicdan kaybı, insanlık iflası.

Doğu da çürüyor, Batı da. Biri çürümüşlüğünü özgürlük diye pazarlıyor, diğeri dindarlık ambalajına sarıyor. Biri günahını açıkça işliyor, diğeri günahını ayetle, hadisle, dua ile kamufle ediyor. Biri Tanrı’yı hayatından kovmuş, diğeri Tanrı’nın adını ağzından düşürmediği hâlde O’nun adaletini hayatından sürgün etmiş.

Sonuç mu? Aynı bataklık, farklı tabelalar.

Batı, yıllarca dünyaya medeniyet dersi verdi. İnsan hakları, özgürlük, ilerleme, çağdaşlıktan söz etti. Fakat ortaya çıkardığı insan tipi; tüketen, haz peşinde koşan, yalnızlaşan, borçlanan, depresyona giren, uyuşturucuyla kendini uyuşturan bir zavallıdan başka nedir?

İçkiyi kültür, kumarı eğlence, zinayı özgürlük, pornografiyi bireysel tercih, aileyi yük, çocuğu masraf, yaşlıyı toplumsal artık hâline getirdiler. Sonra da bu enkazın üzerine “modern hayat” tabelası astılar. Bu mu ilerleme?

İnsanların psikiyatri ilaçlarıyla ayakta durduğu, çocukların ekran bağımlısı olduğu, kadın ve erkek bedeninin reklam malzemesine dönüştürüldüğü, aile kurumunun paramparça edildiği bir düzen mi insanlığın ulaştığı zirvedir?

Batı’nın özgürlük dediği şey, çoğu zaman insanın nefsine köle olmasıdır.

Kapitalizmin sunduğu özgürlük, paran varsa her şeyi satın alma; paran yoksa sessizce ezilme özgürlüğüdür. Bedenini satabilirsin, zihnini satabilirsin, emeğini satabilirsin, vicdanını satabilirsin. Yeter ki piyasanın çarkları dönsün.

İnsanın değeri karakteriyle değil, satın alma gücüyle ölçülüyor. Parası olan itibarlı, olmayan görünmez. Yaşlı insan yalnız ölüyor, çocuk ailesini değil algoritmaları örnek alıyor, gençler hayatın anlamını sosyal medya beğenilerinde arıyor.

Sonra buna medeniyet deniliyor. Hayır, bunun adı medeniyet değil; parfümlenmişbarbarlıktır.

Fakat Doğu’nun, özellikle Müslüman dünyanın Batı’ya bakıp ahlâk nutukları atmaya hiç hakkı yoktur. Çünkü Doğu, Batı’nın çürümesini eleştirirken kendi kokuşmuşluğunu seccadenin altına süpürmektedir.

Namaz var ama adalet yok. Oruç var ama kul hakkı yeniyor. Hac var ama israf sarayları yükseliyor. Kur’an okunuyor ama yetimin malı talan ediliyor. Diller Allah diyor, eller harama uzanıyor. Alınlar secdeye gidiyor, aynı alınlar zalimin karşısında eğiliyor.

Müslüman coğrafyada din çoğu zaman ahlâk üretmiyor; kimlik, aidiyet ve siyasî sadakat üretiyor. İnsanlar Müslümanlığı bir hayat disiplini olarak değil, nüfus cüzdanındaki bir kayıt, seçim meydanındaki bir slogan, rakibe karşı kullanılan bir sopa olarak görüyor.

Camiler doluyor olabilir, fakat vicdanlar boşalmışsa o kalabalığın ne kıymeti vardır?

Bir adam beş vakit namaz kılıyor ama çalışanının ücretini vermiyor. Bir başkası umreden fotoğraf paylaşıyor ama ticarette hile yapıyor. Siyasetçi konuşmasına besmeleyle başlıyor ama kamu malını kendi mülkü gibi kullanıyor. Müteahhit cami yaptırıyor ama yaptığı bina depremde insanların mezarı oluyor.

Sonra bunların hepsi “dindar toplum” diye sunuluyor. Bu dindarlık değil; dinin makyaj malzemesine dönüştürülmesidir.

Batı’da kiliseler boşalmış olabilir. Müslüman dünyada ise camiler dolarken ahlâk boşalmıştır. Biri Tanrı’yı unuttuğu için çürüdü, diğeri Tanrı’yı diline dolayıp emirlerini çiğnediği için. Batı’nın hastalığı inkâr, Doğu’nun hastalığı riyadır.

Biri “Tanrı yokmuş gibi” yaşıyor, diğeri “hesap günü yokmuş gibi.”

Bugün dünyanın her köşesinde aynı rezaletin farklı biçimleri yaşanıyor. Batı’da insan bedeni pazarlanıyor, Doğu’da insanın emeği. Batı’da pornografi insanı nesneleştiriyor, Doğu’da torpil, rüşvet ve adam kayırma insan onurunu çiğniyor.

Batı’da birey kalabalıklar içinde yalnız, Doğu’da birey kalabalıklar içinde eziliyor. Batı’da insanlar ailelerini kaybetmiş, Doğu’da aile görüntüsünün içinde sevgiyi, güveni ve adaleti kaybetmiş. Biri yalnızlığını eğlenceyle bastırıyor, diğeri çaresizliğini kader diye kabulleniyor. İkisinde de insan harcanıyor.

Medya ise bu çürümenin tellalı ve makyözüdür. İnsanlığın bütün pisliğini cilalayıp pazarlayan dev bir propaganda aygıtına dönüşmüştür. Savaşlar canlı yayın şovuna, çocuk ölümleri birkaç saniyelik görüntüye, kadınların acısı reyting malzemesine, yoksulluk duygusal fon müziği eşliğinde tüketilen bir içeriğe çevriliyor.

Bir ülkede bomba düşüyor, diğer ülkede insanlar telefon ekranından görüntüyü kaydırıp yemek videolarına geçiyor. Acı bile artık tüketim nesnesidir. Hakikat, iktidarın veya sermayenin çıkarına dokunduğu anda “sakıncalı içerik” sayılıyor. Yalan ise profesyonelce kurgulanınca iletişim stratejisi adını alıyor. Gazetecilik, çoğu yerde gerçeği ortaya çıkarma mesleği olmaktan çıkmış; güç sahibinin pisliğini gizleme, rakibinin pisliğini büyütme mesleğine dönüşmüştür.

Siyaset ise bu çürümenin organizatörüdür.

Doğu’da iktidarlar din, milliyet ve devlet söylemiyle halkı susturuyor. Batı’da özgürlük, demokrasi ve insan hakları nutukları altında şirketlerin, lobilerin ve silah tüccarlarının çıkarları korunuyor. Doğu’nun diktatörü açıkça baskı yapıyor. Batı’nın yöneticisi aynı baskıyı hukuk, medya ve ekonomik sistem üzerinden daha şık ambalajlarla uyguluyor. Biri sopayla susturuyor, diğeri kredi borcuyla. Biri hapse atıyor, diğeri işsiz bırakıyor. Biri sansürlüyor, diğeri görünmez kılıyor. Yöntemler farklı, niyet aynı: Güç bizde kalsın, insanın ne hâli varsa görsün.

Din gerektiğinde araç, milliyet gerektiğinde araç, özgürlük gerektiğinde araç, demokrasi gerektiğinde araç. İnsan ise yalnızca sandıktaki oy, fabrikadaki iş gücü, savaşta asker, pazarda müşteri, istatistiklerde rakamdır.

Bu düzen, insanı kutsal bir varlık olarak değil, kullanılabilir bir malzeme olarak görüyor. Dolayısıyla ne Doğu masumdur ne Batı örnektir. Ne Müslüman olmak insanı otomatik olarak ahlâklı yapar ne Hristiyan olmak ne seküler olmak ne de herhangi bir ideolojiye mensup olmak.

Ahlâka dönüşmeyen inanç, gürültüden ibarettir. Vicdanla sınırlandırılmayan özgürlük, vahşettir. Adalet üretmeyen siyaset, eşkıyalıktır. İnsanı korumayan medeniyet, cilalanmış bir çöplüktür.

Bugün insanlık yeni bir yol ayrımında değildir. Çünkü yol ayrımı çoktan geçildi. İnsanlık şimdi uçurumun kenarında değil, ayağının biri boşlukta sallanırken hâlâ ilerleme nutukları atıyor.

Yapay zekâ gelişiyor, insan zekâsı geriliyor. Teknoloji büyüyor, merhamet küçülüyor. Binalar yükseliyor, karakterler alçalıyor. İletişim araçları çoğalıyor, insanlar birbirini anlamıyor. Üretim artıyor, paylaşım azalıyor. Bilgi çoğalıyor, hikmet yok oluyor.

İnsan Ay’a, Mars’a gitmenin hesabını yapıyor ama yan dairede aç yatan komşusunu bilmiyor. Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde bağlantı kuruyor fakat aynı sofrada oturduğu çocuğuyla konuşamıyor.

Buna gelişme deniyorsa, gelişmenin kendisi sorgulanmalıdır.

Çözüm yeni bir slogan, yeni bir parti, yeni bir ideoloji ya da yeni bir teknolojik oyuncak değildir. İnsanlık yeterince slogan dinledi. Yeterince ideoloji denedi. Yeterince kurtarıcı liderin peşinden koştu.

Mesele insanın kendisidir. İnanan insan, inancının bedelini hayatında ödemek zorundadır. Secde ediyorsa adil olacak. Oruç tutuyorsa yoksulu görecek. Kur’an okuyorsa yalan söylemeyecek. Hacca gidiyorsa israf etmeyecek. Peygamberi sevdiğini söylüyorsa mazlumu ezmeyecek, zalime yanaşmayacak.

Aksi hâlde yaptığı şey ibadet değil, vicdanını uyuşturma törenidir.

İnançsız insan da vicdanı küçümseyemez. Tanrı’ya inanmıyor olmak, insanı sorumluluktan kurtarmaz. Merhamet, dürüstlük, adalet ve insan onuru yalnızca dindarların meselesi değildir. İnsan olmanın asgarî şartıdır.

Adalet olmadan ibadet gösteridir. Merhamet olmadan özgürlük vahşettir. Sorumluluk olmadan hak talebi şımarıklıktır. Ahlâk olmadan din istismardır.

Vicdan olmadan sekülerlik ise ruhsuz bir makine düzenidir.

Doğu da Batı da kendisini kandırmayı bırakmalıdır. Batı, çürümesini özgürlük diye pazarlamaktan; Doğu, rezaletini dinî sloganlarla örtmekten vazgeçmelidir. Çünkü tarih, insanların kendilerine taktığı isimlere bakmaz. Kaç kilise, kaç cami yaptıklarına; kaç özgürlük nutku attıklarına; kaç bayrak salladıklarına göre hüküm vermez.

Tarih sonuçlara bakar. Kim adaleti savundu? Kim yetimi korudu? Kim iktidarın karşısında hakikati söyledi? Kim paraya, makama, hazza ve korkuya teslim olmadı?

Hüküm bunun üzerinden verilecektir.

Ve bugünkü Doğu’nun da Batı’nın da dosyası kabarıktır.

İnsanlık, çürümenin üzerine parfüm sıkıp birbirine medeniyet dersi vermeyi bırakmadığı sürece kurtuluş yoktur. Çünkü leş kokusu, hangi bayrağa sarılırsa sarılsın yine leş kokusudur. Doğu’nun çürüğü de çürüktür, Batı’nın cilalısı da.

Ve bu gidişle insanlık, kendi mezar taşına şu cümleyi yazdıracaktır:

“Her şeye sahip oldu, insanlığını kaybetti. “ (G.Dihkan)

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ