Bazı kavramlar vardır; bizim için birer tabudurlar, efsanedirler. Onları, herhangi bir biçimde sorgulama ihtiyacı duymaksızın kabullenmişizdir, “inanç kategorisine dâhil etmişizdir”. Bu kavramların kimler tarafından hangi amaçlara dönük olarak üretildiği, neyi içerdiği, hangi olguya [olgulara] tekabül ettiği bizi pek fazla ilgilendirmez. Bu kayıtsızlık bazen bilgisizliğimizin bir tezahürüdür, bazen tembelliğimizin bazen de cinliğimizin.

İşin doğrusu, bu tavır, dışımızdaki dünyanın, göründüğü biçimi ile kabulünden başka bir şey değildir. Dahası, kolaycılıktır; mürekkep yalamışlar [entelektüeller yâni münevverler] için bağışlanması zordur. Zira kavramların farklı açılardan bakılarak da okunabileceğini göz ardı ederek hâkim ideolojinin kuyruğuna takılmak, görünenlerin [gösterilenlerin] arkasında bambaşka bir dünya olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Nitekim Karl Marx’ın yaptığı da o bambaşka dünyayı tasvir etmektir.

***

Kalkınma dışımızdaki dünyayı yeterince izah ettiğini düşündüğümüz için sorgusuz sualsiz iman ettiğimiz kavramlardan biridir. Zihinlerimize olumlu bir anlam yüklenmiş olarak formatlanmıştır. İkinci Dünya Sa-vaşından sonra, aslında böyle bir sorunu olmayan “sanayileşmiş” ülkelerde yaygın bir biçimde kullanılan bu kavramın muhatabı “geri kalmış” ülkelerdir. Bu kavram üzerinden, “geri kalmış” ülkelerin sanayileşmiş ülkeleri taklit ederek aradaki mesafeyi kapatmalarının mümkün olabileceği ifade edilmek istenmiştir.

Peki, gerçekten öyle midir? Bir düşünür [P. P. Rey] şöyle diyor:

“Burjuvazinin, vesayet altında tuttuğu halkları aldatmak için kullandığı sözcüklerden [içerikten en yoksun ama] en etkin, dolayısıyla da en zararlı olanı hiç şüphesiz kalkınmadır.”

Kalkınma kavramına farklı bir açıdan bakılarak yazılmış olan bu cümle, görünenlerin [gösterilenlerin] arkasında bambaşka bir dünya olduğunu ifade etmiyor mu? Fikret Başkaya, kalkınma sorunsalını tartışmayı deneyerek “görüntüyle öz arasına kalın bir çizgi çekmeyi” amaçladığı kitabına [Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, Ankara: İmge Kitapevi], Rey’in yukarıya aktardığımız cümlesiyle başlıyor. Fikret Başkaya’ya göre kalkınma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan “yeni dönemin eşitsiz ilişkilerini ve hiyerarşisini meşrulaştıran” ideolojik bir kavramdır. Kalkınma kavramı doğrudan [klasik] sömürgecilik döneminin kavramlarını ikame etmektedir; uygarlaştırmayı, modernleştirmeyi, batılılaştırmayı.

1950’li ve 1960’lı yıllarda uluslararası sermayenin çıkarlarına uygun olarak, “geri kalmış” ülkeler için kalkınma teorileri üretilmiştir. Bu teorilere göre söz konusu ülkelerin, kendi sosyokültürel yapılarından beslenerek özgün birer kalkınma paradigması oluşturmaya çalışmaları vakit ve enerji israfından başka bir sonuç doğurmayacaktır. Bu ülkeler, kalkınmak yâni “aradaki mesafeyi kapatmak” için, iktisadiyatı toplumsal değişim sürecinin merkezine koymalıdır; aksi takdirde “azgelişmişliğin kısır dön-güsünü” kırmaları mümkün olmayacaktır.

Evet, o ülkeler de bunu yaptılar. Ne var ki, söylenenleri harfiyen yerine getirdikleri hâlde kalkınamadılar. Sonuç olarak kalkınma teorilerinin dayandığı zemin çürümeye başladı.

***

Yürüdük, 1980’lere geldik. Uluslararası sermayenin yeni ihtiyaçlarına göre paradigma bir kez daha değiştirildi. Yeni bir kavram üretildi: küreselleşme. Bir döneme damgasını vuran kalkınmacı retoriğin yerini neoliberal politikalar aldı. Bir başka ifade ile kalkınma out küreselleşme in oldu. Yeni kavramı farklı açılardan bakarak okumayı denediniz mi?

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ