Ait olmak ya da ne bileyim mensup olmak. Bir aileye, bir mahalleye, bir şehre, bir ülkeye ait olmak...

Biraz daha provokatif söyleyelim: Bir etnisitiye, bir dine, bir mezhebe ait olmak... İyi bir şey midir? El-cevap: İyi ya da kötü olmanın ötesinde, ait olmak doğal bir şeydir. Mühim olan, ait olma duygusunun şiddetidir. Bu duygu çok şiddetli ise kişiyi muhafazakârlaştırır.

Başka türlü söyleyelim. Mensubu olduğumuz mahfilin (ailenin, mahallenin, şehrin...) üzüleceğini, müsamaha etmeyeceğini, hatta ceza keseceğini düşünerek, söylenmesi gerekeni söylemekten, yapılması gerekeni yapmaktan imtina edebiliriz. Yeni bir şeyler söylemek, farklı bir şeyler yapmak, ait olma ya da aidiyet duygumuz ne kadar güçlü ise o kadar zordur.

Muhafazakâr olmak bu değilse şayet, nedir?

***

Madalyonun, elbette diğer yüzü de var.

Varsayalım ki, aidiyet duygumuzu tamamen köreltmişiz. Kendimizi hiç-bir yere, hiçbir şeye bağlı olmayan, değerler manzumesini hiçleştirmiş bir “dünya vatandaşı” olarak tanımlıyoruz.

İnancımız yok, toprağımız yok, kutsalımız yok. Her şeyi yapabiliriz, her şeyi söyleyebiliriz. Hâsılı kelam, tekmil muhafazakâr muhitlere savaş ilan etmiş bir “radikaliz”, bir “devrimciyiz”. Böyle bir durumda gerek söylem gerek eylem düzeyinde bizi denetleyici [düzenleyici], caydırıcı herhangi bir mekanizma olmayacaktır.

Hudutsuz hürriyet başımızı döndürür.

Savruluruz. Sersem sepelek oluruz. Ailenin, mahallenin, milletin baskısını artık önemsemediğimiz için, olmadık şeyler söyleyip olmadık işler yapmaya namzet bir insan oluruz. Bir zamanlar mensubu olduğumuz ailenin, mahallenin, ülkenin yeminli düşmanları için güzel bir av, gökte ararken yerde bulunmuş bir nimet... İsmail Aydın’ın [Değişim Yayınları] terminolojisi ile söyleyelim: “kendini kullanışlı hale getirmiş” zavallı bir insan... Alır, kullanırlar.

***

Şunu demeye çalışıyorum. Bir duygu olarak ait olmak, kötü bir şey değildir, en azından ait olmamak’tan daha iyi bir şeydir. Fakat bu duygunun, muhafazakârlaşma ya da yeni olan her şeye eğreti bakma tuzağına düşmeden içselleştirilmesi gerekiyor.

Bunun en güzel tezahürü, Ahmet Kaya’nın “bağlama böyle de çalınır” itirazıdır. Muhatabı Ruhi Su olan bu itirazın şöyle güzel bir hikâyesi var: Ahmet Kaya (merhum), 1980’lerin ilk yarısında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir konserinde, Ruhi Su (merhum) ile karşılaşır. Müsaade alır ve Ruhi Su’ya ait bir türkü olan mahsus mahal’ı çalmaya başlar:

Mahsus mahal derler, kalırım zindanda / Kalırım kalırım, dostlar yandadır...”

Fakat mahallenin büyüğü, efsane türkücü Ruhi Su, Ahmet Kaya’nın çalma tarzını beğenmez. Bağlamanın sapını tutarak bağırır:

Bağlama, böyle döver gibi çalınmaz. Okşanır, sevilir.”

Malatya’daki çocukluk yıllarından itibaren türkülerini beğeni ile dinlediği ve kendine örnek aldığı Ruhi Su’nun bu çıkışına çok içerler Ahmet Kaya. Öyle ki, bir müddet sonra, henüz ilk albümü çıkmadan, Nisan 1985’te verdiği bir konserin adını “bağlama böyle de çalınır” koyar.

***

Şimdi, Şerif Mardin’in kavramsal çerçevesini kullanarak bu meseleyi irdelemeye çalışalım.

Öncelikle şunu ifade etmem lâzım. Ahmet Kaya, “bağlama böyle de çalınır” derken, “büyük geleneği” yâni merkez’i temsil eden ve bir bakıma “mahalle baskısı” uygulayan Ruhi Su’yu değersizleştirmek gibi bir niyet taşımıyor. Söz konusu geleneği içselleştirmiş yâni aynı güzergâhta yürümeye çalışan bir taşralı olarak, yeni bir şey söylüyor. Aidiyetini muhafaza ederek, “mahallenin baskısını” sorguluyor. Niyeti, “büyük geleneği” zenginleştirmekten başka bir şey değil.

Nitekim 1990’lara gelindiğinde şunu görüyoruz. Mahallenin en muteber şahsiyetinin sert ikazına rağmen “bağlamayı döver gibi çalmayı” inatla sürdüren taşralı Ahmet Kaya, “büyük geleneğe nüfuz ediyor”. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ahmet Kaya, vefatının üzerinden neredeyse otuz sene geçmiş olmasına rağmen, “büyük geleneğin” en güçlü temsilcisidir, mahallenin sevgili abisidir.

***

Kavramsal çerçeveyi zorladığımın farkındayım. Çünkü Şerif Mardin’in “mahalle” dediği şey “küçük gelenektir” yâni “taşradır”. Bu nedenledir ki, baskı da taşra’ya ait ve taşralıların birbirine uyguladığı bir cezalan-dırma yöntemidir. Ahmet Kaya’nın itirazını anlatırken, baskının hem mer-kez kaynaklı olduğunu hem de bir taşralıya uygulandığını imâ ederek Şerif Mardin’in kavramsal çerçevesinin dışına çıktım.

Aslında, yaptığım şey yanlış da değil. Çünkü “mahalle” kavramına Şerif Mardin’in yüklediği anlam ile günümüzde yüklenen anlam arasında ciddi bir fark var. Yukarıda temas etmiştik. Şerif Mardin’in “mahalle” dediği yapı “taşradır”, “küçük gelenektir”. Hâlbuki “mahalle”, 2010’ların ba-şından itibaren bu şekilde algılanmıyor; “ideolojik ve siyasi tercihlerin belirlediği grup aidiyetlerini temsil eden bir kavram” olarak kullanılıyor. Bir akademisyen, bir entelektüel ya da bir gazeteci, “bizim mahalle” derken, ideolojik ve siyasi aidiyetine gönderme yapıyor.

***

Evet, “mahalle baskısı” olarak adlandırılan ve her birimizin hayatına şu veya bu şekilde belki de birkaç defa dokunmuş bir mesele üzerine konuşuyoruz. Öyle bir mesele ki, başka açılımları da var...

Bir sonraki yazıda konuşmaya devam edelim.

1. Ferzende Kaya (2002), Başım Belada, İstanbul: Anka Yayınları, s.80-82
2. Şerif Mardin (1966), “Türkiye’de Muhalefet ve Kontrol”, (eds.) Mümtaz’er
Türköne ve Tuncay Önder (2000), Türk Modernleşmesi. Makaleler 4, İstanbul:
İletişim Yayınları, içinde: 177-194
3. Zeliha Eliaçık (2021), “Mahalle Baskısı”, Sabah, 19 Haziran 2021

Kaynak: Yeni Sakarya Gazetesi