Özelleştirme, daha doğrusu mülkiyeti kamuya ait olan işletmelerin özel teşebbüse devredilmesi, sanıldığı gibi 1980’ler sonrasında icat edilmiş bir mekanizma, bir iktisat politikası aracı değil. Türkiye ekonomisinin tarihsel bir analizi yapıldığında, bu mekanizmanın [1980’lerin ikinci yarısına kadar harekete geçirilmemiş olsa bile] en azından söylem düzeyinde göz ardı edilemeyecek bir geçmişi olduğu görülür.
Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarında (1927) kurulan Sanayi ve Maadin Bankası’na verilen görevlerden biri şudur: Mülkiyeti kamuya ait olan sanayi işletmelerini uygun bir zamanlama ile özel teşebbüse devretmek. 1932 yılında kadar faaliyetini sürdüren Banka, bu görevini yerine getirmez. Banka’nın yaptığı, daha çok, kamusal kaynakları [uygun kredi im-kânları sağlayarak ya da ortaklıklar kurarak] özel teşebbüse aktarmak olur. Şöyle de söyleyebiliriz: Sanayi ve Maadin Bankası 1950’li ve 1960’lı yıllarda derinleşecek olan bir sürecin sanayi burjuvazisine kaynak aktar-ma sürecinin provalarını yapar.
1940’lı yılların sonuna gelinir. 1930’lu yılların başından itibaren İkinci Dünya Savaşına kadar hâkim olan ve uygulamada başarılı sonuçlar veren devletçilik anlayışının savaş sonrasında değişen uluslararası konjonktüre uygun olarak revize edilmesi gerekmektedir. Hükümet yâni CHP Hükümeti 1947 yılında, liberal açılımları görece baskın olan bir komisyona bir iktisadî kalkınma planı [Vaner Planı olarak da bilinen 1947 Türkiye İktisadî Kalkınma Planı] hazırlatır. Plan, 1930’lu yıllarda, büyük ölçüde bütçeden tasarruf edilen kaynaklarla kurulmuş olan sanayi işletmelerinin özel teşebbüse devredilmesini öngörmektedir. Ne var ki plan uygulanmaz.
1948 yılında Hükümet [iç ve dış konjonktürün dayatmasının bir sonucu olarak] devletçilik ilkesinin, bu defa farklı bir paradigmanın içinden bakıp yeni bir tanımını yapmak zorunda kalır. Ortaya konan yeni devletçilik anlayışına göre “iktisat politikaları hükümetin özel teşebbüse sağladığı desteği maksimize edecek şekilde oluşturulmalıdır”. Kamunun iktisadî faaliyetleri sınırlandırılmalıdır ve yerli ya da yabancı özel sermayenin önü açılmalıdır. Keza uygulama da bu yönde olur. 1950’den sonra işbaşına gelen DP Hükümeti, çerçevesi CHP tarafından çizilen yeni devletçilik anlayışının ruhuna uygun hareket eder. 1950’li, 1960’lı, hatta 1970’li yıllarda gerek para ve maliye politikaları yoluyla gerekse kamu iktisadî teşebbüsleri [yâni KİT düzeni] üzerinden kamusal kaynaklar özel kesime aktarılır.
Bununla birlikte, dönem boyunca özelleştirme uygulamasına rastlanmaz. Çünkü taraflar [kamu kuruluşlarını satın alacak olan sanayi burjuvazisi ile özelleştirmeyi yapacak olan siyasetçi sınıfı] arasında adeta gizli bir sözleşme vardır. Daha açık bir ifade ile her iki tarafın da iktisadî ve siyasî çıkarını zedeleyebilecek sonuçlar doğuracağı için, böyle bir uygulama istenmemektedir. Özelleştirilmesi düşünülen kuruluşların bir bölümü, özel sanayi işletmelerinin girdi olarak kullandığı malları [ara mallar] üretmektedir ve bu malları “görev zararı” vererek maliyetinin altında fiyatlardan piyasaya satmaktadır. Ortada böyle bir ilişki varken, özel sermaye kamu iktisadî teşebbüslerinin özelleştirilmesini neden istesin ki? İktisat Profesörü Yakup Kepenek [kendisi şu anda CHP milletvekilidir] bu ilişkiyi şöyle tasvir ediyor: “Komşunuzun ineğinin sütü size veriliyor ise o ineği satın almanın anlamı yoktur.”
Bu bağlamda sanayi burjuvazisinin çıkarı ile siyasetçinin çıkarı örtüşmektedir. Siyasetçi sınıfı, kamu iktisadî kuruluşlarını elinde tutmaya devam ederek hem seçmenine [yandaşına] istihdam imkânları yaratmaktadır hem de fiyatlar genel seviyesinin yükselmesini engellemektedir.
Şunu söylemeye çalışıyorum. Yeterli ya da değil, bugün ulaştığımız tüketim [refah] seviyesini, diğer pek çok unsurun yanı sıra, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren tasfiye etmeye çalıştığımız KİT düzenine borçluyuz. Bu cümle şöyle de okunabilir (mi)? Bugün bir yerlerde birik-miş olan sermayenin ana kaynağı, KİT düzeni aracılığı ile aktarılan kamusal tasarruflardır.
Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi