Onu ilk Hakkâri’de gördüm. 1986’nın Temmuzuydu. Beytüşşebap ara-basının hareket etmesini bekliyordum. Kır saçlı, kirli sakallı ve epey uzun boylu bir adam, sırtında çantası ile hemen yanı başımda duruyordu. Bölgeyi gezmek için, İngiltere’den, belki de Hollanda’dan gelmiş gibiydi. Entelektüel turistleri andırıyordu.

Beytüşşebap arabasına o da bindi. Tanıştık. Adı İsmail Hakkı’ydı. Askerdi ve Beytüşşebap Taburu’na gidiyordu. Aynı yolun yolcusuyduk yâni. Ben, Eğridir’den de arkadaşım olan Haluk’la birlikte Adapazarı’ndan otobüsle Ankara’ya, Ankara’dan uçakla Van’a ve oradan otobüsle Hakkâri’ye gelmiştim. Yorgundum. İsmail ise Tuzla’daki eğitimin ardından verilen on beş günlük mehil müddetini nişanlısı ile birlikte güney sahillerinde geçirmişti ve Antalya’dan Hakkâri’nin yolunu tutmuştu. Ardında bir nişanlı [sevgili] bıraktığı için, işi, bana göre biraz daha zordu.

***

Sadece bir gece kaldığımız Beytüşşebap Taburu’ndan, Şırnak’ın Uludere’sindeki bölüğe iki asteğmen gönderildi: İsmail Hakkı ve ben. Yollarımız kesişmiş ve kader arkadaşlığımız başlamıştı. Bir minibüse bindik ve yine yollara düştük. Konuşmayı pek sevmiyordu. Dağlara bakıyor ve kulağında mikrofon, müzik dinliyordu. Livaneli’den: “Seher yeli çık dağlara / Güneş topla benim için.”

***

Dolu dolu on ay beraber olduk İsmail Hakkı’yla. Ben Uludere’nin dağlarında dolaştım. O daha çok Bölük Karargâhında kaldı. Aynı odayı paylaşıyorduk ama sadece üç dört günde bir karşılıklı oturup yârenlik etme fırsatımız oluyordu. Onun piposu vardı benim sigaram. İkimiz de ölmekten korkuyorduk.

Benden dört yaş büyüktü. O İstanbul’u özlüyordu ben Adapazarı’nı. En keyifli günler, posta günleriydi. Posta geldiğinde bazen ben dağda olurdum. Telsizin mandalına basar, “mektubun geldi lan ufaklık” derdi.

***

Karların erimeye, ortalığın karışmaya başladığı günlerdi. Görevler sıklaşmış, korkularımız artmıştı. Bir resim yapmış. Bana gösterdi. “Bak bakalım” dedi, “beğenecek misin?” Donakaldım. Etrafı kapkaranlık, kıvrım kıvrım akan kırmızı bir dere. Belli ki, ümidi tükenmiş ve haletiruhiyesini resme dökmüş.

Kızdım, tutup resmi fırlattım. “Yapma İsmail abi” dedim, “bu kadar ümitsiz olma, beni de bitirme”. Başını eğip dışarı çıktı. Sigaramı yaktım, ajandamı masanın üzerine koydum ve yazmaya başladım:

“Neden o dere kırmızı akar, / neden kapkara çevresi İsmail abi? / Ve gökyüzünle öpüştüğü yerde derenin, / daracık bir mavi. / Neden ulaşılmaz gibi duruyor?

Çok şükür, ikimiz de o maviye ulaştık.

Kendisini bir daha görmedim. Merak ediyorum. O şimdi ne yapıyor?

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ