Tıpkı kalkınma gibi küreselleşme de zihinlerimizde tabulaştırdığımız ve “inanç kategorisine dâhil ettiğimiz” kavramlardandır. Daha önceki bir yazımızda (Yeni Sakarya, 17 Şubat 2005) ifade ettiğimiz gibi, küreselleşme kavramı, tekabül ettiği olgu ile müsemma bir içerikten [açılımdan] yoksun olduğu için önemli ölçüde yıpranmış olan kalkınma kavramını ikame etmek üzere 1980’lerin başında yeniden üretilmiştir.
Şunu peşinen söylemeliyim. Ben genel anlamı ile küreselleşmenin kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Fakat şunu da biliyorum ki, küreselleşme adı altında ortaya konan iktisadî söylemin anlaşılabilir [kavranabilir] ve anlatılabilir bir hâle gelmesi için, öncelikle şu basit suali sormamız gerekiyor: Küreselleşmekte olan nedir? Şöyle de sorabiliriz: Küreselleşmesi engellenen nedir? Nitekim meseleyi, biri diğerinin uzantısı olan bu iki soru etrafında irdelemek, belagat [retorik] tuzağına düşmekten bizi koruyacaktır.
***
Mâlum, iktisadî faaliyetler sonucu elde edilen toplam hâsıla [milli gelir diyebilirsiniz], üretim faktörleri [tabiat, emek, sermaye, müteşebbis] arasında bölüşülür. Bir başka ifade ile üretim faktörlerinin gelirleri [tabiat faktörünün geliri rant ya da kira: R, emek faktörünün geliri ücret ya da maaş: W, sermaye faktörünün geliri faiz: I ve müteşebbisin geliri kâr: P] toplanarak milli gelir değerine [Y] ulaşılır.
Y = R + W + I + P
Öte yandan Marx’ın yaptığı gibi, üretim faktörlerinin gelirlerini emek geliri ve mülkiyet gelirleri biçiminde ikili bir tasnife tâbi tutmak mümkündür. Çünkü genellikle, gerek tabiat faktörünün [doğal kaynaklar] gerekse sermaye faktörünün [üretim araçları] mülkiyeti müteşebbise aittir. Yâ-ni müteşebbis olarak isimlendirdiğimiz ekonomik aktör, kâr gelirinin yanı sıra rant ve faiz gelirlerinin de sahibi olmaktadır. Bu nedenledir ki, emek geliri ile mülkiyet gelirleri arasındaki tarihsel gerilim [çelişki], aksine iddialara rağmen, görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçekliğe denk düşmeye devam ediyor. İzah etmeye çalışalım.
Geliri artırmak, üretim faktörlerine uluslararası ölçekte hareket serbestîsi verildiği ölçüde mümkündür. Nitekim 1980’ler sonrasına hâ-kim olan birikim modeli bu basit önerme üzerine oturtulmuştur. 1980 sonrasında ortaya çıkan ve küreselleşme olarak isimlendirmekten fevkalade hoşlandığımız süreç, teşebbüs faktörünün doğrudan yatırım, [temsili] sermaye faktörünün ise finans kapital biçiminde hareket serbestîsi kazanmasını sağlamaktadır. Bir başka ifade ile bu iki üretim faktörü, ulusal devletler sisteminin müdahalelerinden arındırılarak serbestçe hareket edebilir hale getirilmiştir. Müteşebbis ve sermayedar, kârlılık ve faiz oranlarının en yüksek olduğu ülkeye ya da bölgeye giderek olabilecek en yüksek geliri [kazanımı] elde edebilmektedir. Diğer taraftan birikim [tasarruf] sahiplerinin [rantiye ya da rantçı diyebiliriz] bir başka ülkede mülk edinerek rant [kira] geliri elde etmelerinin önündeki yasal-kurumsal engeller de önemli ölçüde kaldırılmıştır. Kısacası, küreselleşme olarak isimlendirilen süreç, esasen mülkiyet gelirlerinin artırılmasını sağlayan mekanizmalar oluşturmuş bulunuyor.
Gelgelelim, aslî üretim faktörü olan emek, ayağına pranga vurularak ulusal devletlerin siyasî sınırları içinde hapsedilmiştir. Ekonominin küreselleştiği iddialarına rağmen emeğin uluslararası ölçekte serbest dolaşımı söz konusu değildir. Söylemeye çalıştığım şu: Bugün yaşamakta olduğumuz, bir ayağı aksayan bir küreselleşmedir. Ulusal devletlerin siyasî sınırları içine hapsedilmiş olan emek sahibi, gezegen ölçeğinde serbestçe hareket ederek gelirini artırabilen müteşebbis, sermayedar, rantiye üçlüsü karşısında aciz ve korumasız duruma düşmüştür [düşürülmüştür]. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da [muhatabı emek faktörünün sahipleri olan] işsizlik ve yoksulluk küreselleşmektedir.
Böyle bir açıdan bakarak küreselleşme sürecini tersine döndürmeye çalışmak doğru gibi gözükebilir. Fakat emek sahiplerini “tarihin öznesi” olmaya davet eden ideolojinin içinden baktığımız vakit, bu tavır oldukça sorunlu bir içerik kazanıyor. Diğer üretim faktörlerine paralel olarak, emek faktörünün de küreselleşmesi için çaba harcamak galiba daha doğru.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ