Bir önceki yazıda (Yeni Sakarya, 10 Temmuz 2026), Gezi Hâdisesi’nin sosyal medya serüvenimi nasıl bitirdiğini anlatmıştım.

İtiraf etmeliyim ki, o hâdisenin hayatım üzerindeki tesiri bundan çok daha büyük. Gezi Hâdisesi, entelektüel güzergâhımı sorgulayıp farklı bir dil kurgulamam için güzel bir fırsat verdi. O gün bugün, güvenlik vurgusu daha yoğun bir dil kullanmaya başladığımı söyleyebilirim.

***

Aslında geç kalmıştım.

Zihin dünyamda bu tarz bir değişim, 2000’lerin ortalarındaki “Turuncu Devrim”in, hadi onu ıskaladık diyelim, 2010’ların ilk çeyreğindeki “Arap Baharı”nın tesiri ile olmalıydı. Küresel ekonomi-politik düzeni şekillendiren aklın, daha doğru bir ifade ile emperyalist odakların,yoksulluktan ve adaletsizlikten bunalmış insanları “daha fazla özgürlük” talebi ile ayaklandırdığını ve çöken alacakaranlıkta ülkeleri kendi yörüngesi-ne soktuğunu kavramış olmama rağmen, liberal [özgürlük-yoğun] söylemden vazgeçmemiştim.

Hatırlatalım. O ülkelerin “diktatör” olarak yaftalanmış liderleri birer birer derdest edildiler. Gelgelelim, ayaklanan halklar ne yoksulluktan ve adaletsizlikten kurtulabildiler ne de özgürleşebildiler. Öyle ki,“diktatörlerini” mumla arar hâle düştüler. Yoksulların başkaldırısı, küresel ekonomi-politik düzeni çekip çevirenlerin yâni suyun başını tutmuş olanların ekmeğine yağ sürdü. Başka türlü söyleyelim. “Turuncu Devrim”, “Arap Baharı” derken, küresel düzenin efendilerinin, devasabir coğrafyanın fiziki ve beşeri kaynaklarına erişim imkânları arttı.

Gelelim benim zihin dünyama. Güvenlik sağlayıcı yegâne özne olarak devletin güçsüz olması hâlinde kişisel özgürlüklerin hiçbir anlam ifade etmeyeceği, “daha fazla özgürlük” talebi ile ayaklanmanın emperyalist odakların ülkeyi tarumar etmesi için müsait zemin hazırlayacağı hakikatini, o hâdiselere bakarak idrak etmiştim ama özgürlük-yoğun söylemden güvenlik-yoğun söyleme geçiş yapmamıştım.

***

Devlet ile milleti oluşturan her bir fert arasında şöyle bir alış-veriş ya da değiş-tokuş ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Devlet güvenlik satar, karşılığında özgürlük alır. Tersinden söyleyelim. Fert özgürlük verip güvenlik satın alır. Fakat bu iki unsurun nispi değerini yâni birbiri cinsinden fiyatını belirlemek hiç de kolay değildir. Zira öznelerin öncelikleri farklıdır. Devlet penceresinden bakılır ise güvenliğin özgürlükten daha değerli olduğu görülür. Hele ki, alacakaranlık çökmüş ve ülke güvenliğine dönük tehdit algısı büyümüş ise özgürlükler alanının daraltılması icap eder. Buna mukabil fert penceresinden baktığımızda aynı şeyi söyleyemiyoruz. Zira fert, her koşulda özgürlüğü güvenliğe öncelemeye meyyaldir.

Şunu da belirtmek lâzım. Ortalık güllük gülistanlık ise fert ilave 1 birim güvenlik satın almak için daha az özgürlük birimi vermek ister yâni özgürlükler alanının devlet tarafından daha fazla daraltılmasına güçlü bir şekilde itiraz eder. Tehdit algısının büyüdüğü alacakaranlık dönemlerinde ise güvenliğin nispi fiyatı yâni özgürlük cinsinden değeri artar. Bir başka ifade ile fert, ilave 1 birim güvenlik satın almak için daha fazla özgürlük birimi vermeye [özgürlükler alanının devlet tarafından daha fazla daraltılmasına] rıza gösterir. Şunu söylemeye çalışıyorum. Güvenliğin özgürlük cinsinden değerini konjonktür belirler. Söz konusu değer, huzur [istikrar] döneminde azalırken alacakaranlık[kaos] döneminde artar.

Burada bir parantez açıp akademik bir not düşelim. Yukarıdaki kurgu,uluslararası ticaret teorisinin alt başlıklarından biri olan “teklif eğrileri” analizinden mülhemdir.

***

Gezi Hadisesi ile başlayıp 2016 Darbe Girişimi’ne uzanan süreç bu kurguya yâni benim zihin dünyama şöyle bir katkı yaptı: Konjonktürden bağımsız olarak, güvenlik özgürlükten daha değerlidir. Çünkü o süreçhepimize şunu öğretti: Konjonktür asla değişmiyor. Liberal kapitalist sistemin çevre’si, “mazlum milletler”in toprakları ya da “güney”, adını ne koyarsanız koyun, bizim coğrafya her daim alacakaranlık altındadır. Aksi takdirde sistemin merkez’i, refah ve mutluluk içinde yüzemez.

Bazen yaşadığımız ân’ı, huzur ve sükunet olarak algılıyoruz. Bilin ki, “etliye sütlüye karışmadan, uslu bir çocuk gibi kenarda duruyor” olduğumuz için verilmiş bir mükâfattır bu... İtiraz etmeye, müesses nizamı sorgulamaya başladığımız andan itibaren alacakaranlık çökecektir.

Bu ülke epey bir zamandır itiraz ediyor. Küresel ekonomi-politik düzenin adil olmadığına dikkat çekiyor. Dahası, başka ülkeleri de sesini yükseltmeye, yeni bir düzen inşa etmek için seferber olmaya çağırıyor.

Bu yüzden, hiç bitmeyecek bir alacakaranlık kuşağında yaşamaya mahkum ediliyoruz. Ben de duruşumu değiştiriyorum. Güvenlik vurgusu daha güçlü yeni bir dil kuruyorum; “güvenlik özgürlükten değerlidir” diyorum.

***

Bu bahiste son olarak şunu söyleyelim. Özgürlüğü tâlileştirip ülke güvenliğini önceleyen bu dil içerideki bazı mahfiller tarafından istismar edilebilir. Daha açık bir ifade ile militarist yapıların toplumu zapturapt alma girişimleri için ideolojik [entelektüel] bir zemin oluşturabilir. Keza bu ülkenin yakın tarihi bu tür hâdiseler ile dolu.

Ve ben “güvenlik özgürlükten değerlidir” derken bu olguyu göz ardı edi-yor değilim. Derdim şu: Kendi “diktatörlerine” karşı “özgürlük mücadelesi” verirken küresel diktatörler tarafından kolonize edilenleri gör-müş biri olarak, başka bir cümle kuramıyorum.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ