Evet, “mahalle baskısı” kavramına dair değerlendirmeler yapıyoruz. İlk olarak, önceki yazıda (“Ait Olmak ve Ahmet Kaya’nın İtirazı”, Yeni Sakarya, 7 Ağustos 2026) söylediklerimizi toparlayalım.

Şöyle bir vurgu yapmıştık. Şerif Mardin’in olumsuzladığı “mahalle baskısı” çok da kötü bir şey değil aslında... Kötü olan, mahalle ile irtibatın kopmasıdır, muhafaza edilen değerler manzumesine yabancılaşmaktır. Mahalle baskısını kırıp “özgürleşmek”, daha doğru bir ifade ile “kendimizi özgür hissetmek”, elbette özgüvenimizi artıracaktır. Lakin nereye savrulacağımız, kimlere hizmet edeceğimiz belli olmaz.

Yanlış anlaşılmasın, zaman zaman mahalle ile çatışmakta bir mahzur yok. Her zaman her konuda mahalleli ile aynı şeyleri düşünmek mecburiyetinde değiliz. Bununla birlikte, başkalarının tanımladığı, anlamlandırdığı, çerçevesini çizdiği bir özgürlük uğruna, aidiyetimizin yâni mahalleye mensubiyetimizin iptal olacağı bir inatlaşma içine girmemeliyiz. Her şeye rağmen mahallede ikâmet etmeyi sürdürmeliyiz. Çünkü “mahalle” bir çıpadır; denge hâlinde olmayı sağlayan bir çıpa... Kim olduğumuzu hatırlatır bize, nerede durmamız, ne yapmamız, mesafeleri nasıl ayarlamamız gerektiğini öğretir. Böyle olduğu içindir ki, mahallesinde yâni ait olduğu yerde kalmalı insan; “ait olduğu yere dışarıdan bakabilen” fakat koşullar ne olursa olsun içeriden konuşan biri olmalı.

***

Müellifi Şerif Mardin olan “mahalle baskısı” kavramını bağlamından ko-partıp farklı mecralara taşıma eğilimi bir hayli yaygın... Mesela, 2000’lerin ikinci yarısından itibaren, siyasi iktidarın yâni AK Parti’nin meşruiyetini [icraatını değil, meşruiyetini] tartışmaya açıp fiyakasını bozmak için seferber olmuş bazı mahfiller, bu kavramı etkili bir biçimde kullanıyor. Bu mahfillere göre “mahalle” taşra’dır; “mahalle baskısı” ise taşra’nın mütedeyyin [muhafazakâr] sâkinlerinin, seküler [laik] hayat tarzını benimsemiş “seçkinlere” tatbik ettiği bir cezalandırma yöntemidir.

Bu arada şunu da vurgulamak lâzım. Şerif Mardin’in, kavramı bağlamından kopartıp farklı mecralara taşıma teşebbüslerine kapı aralayan ifadeleri olmuş. Mayıs 2007’de Ruşen Çakır’la yaptığı sohbette söyledikleri, bunun güzel bir örneği (Vatan Kitap Eki, 15 Mayıs 2007):

Türkiye’de “mahalle baskısı” diye bir şey var. (...) [Bu baskı], bilinmeyen ve (...) sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak, Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. (...) Bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa, o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır.

(...) Bazı İslami alt çevreler ortaya çıkıyor. Bunda günümüzün gelişmiş imkânları da etkili oluyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin, bu İslami alt çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil AKP’yi bile döver. Demek istiyorum ki, AKP uzun vadede, eğer böyle bir hava gelişirse ona biat etmek zorunda kalabilir.

Görülüyor ki, Şerif Mardin, İslami hassasiyetlerin beslediği mahalle kültürünün AK Parti’yi etkisizleştirecek kadar güçlü bir baskı aracına dönüşebileceğini iddia ediyor. 2007 senesinde yâni AK Parti iktidarı henüz çiçeği burnunda iken ortaya konmuş bu öngörünün, gerçekleşme olasılığı düşük olmakla birlikte, tamamen temelsiz olduğunu söyleyemem. Zira şunu biliyorum. Pusulasını kaybederse şayet, her insan başkalarını ezmeye tevessül edebilir, hatta canavarlaşabilir. Ama ortada şöyle de bir hakikat var: 2026 senesini idrak ediyoruz. AK Parti hâlen işbaşında... Bunca sene geçmiş olmasına rağmen, böyle bir şey vuku bulmuş değil.

Bu hakikati paranteze alarak şöyle düşünüyorum. Muhalif mahfillerin, Şerif Mardin’in yukarıda bire bir aktardığımız öngörüsüne tutunarak, 2010’ların başından itibaren ara vermeksizin yaptığı mübalağalı değerlendirmeler asla göz ardı edilmemeli. O değerlendirmelerde söylenen şu: AK Parti döneminde mütedeyyin muhitin seküler muhite dönük tacizleri yoğunlaştı. İktidarın ikram ettiği imkânlar sâyesinde hem özgüveni hem de manevra kabiliyeti artan dindarlar, farklı hayat tarzlarını benimsemiş insanlara baskı uyguluyor.

Kenarda köşede, AK Partili olduğu için memleketin efendisi konumuna terfi ettiğini, dilediği her şeyi dilediği şekilde yapabileceğini, hiç kimseye hesap vermek zorunda olmadığını zanneden ve kendine “biat etmeyenlere” çemkirip duran, “mahalle baskısı” uygulayan insanlar mutlaka vardır. Böyle insanları kınamakta hiçbir bir beis yok. Fakat bu yaklaşımın, bu tavrın hükümet politikasına dönüştüğünü iddia etmek haksızlık olur.

Buna mukabil, diğer muhite baktığımızda durumun vahim olduğunu görüyoruz. Lafı dolandırmadan söyleyelim. “Mahalle baskısı” olarak kavramsallaştırılan şey, seküler [laik] hayat tarzını benimsemiş arkadaşlarımız arasında çok daha yaygın. Bir başka ifade ile sekülerlerin takıldığı muhitte uygulanan “baskı” çok daha şiddetli. Üstelik, “münferit” deyip mâsumiyet atfedebileceğimiz düzeyin çok ötesinde... Muhitin değerler manzumesini [ideolojik çerçevesini] belirleyenlerin yâni racon kesenlerin, safları sıklaştırmak için kullandığı bir araç.

Diğer muhit [mütedeyyin insanların yaşadığı muhit] ile kurulan herhangi bir temasın cezası, o temas mâkul sebeplerden kaynaklanıyor olsa bile, sosyal medya mecralarında linç edilmek oluyor. “Hükümet, filan meseleyi galiba doğru teşhis ediyor” ya da “Erdoğan’ın filan sahada yaptığı atılımları desteklemek icap eder” gibi cümleler kurmak yasaktır. “Muhitin öz evladı” olmasına rağmen, bu tür cümleler kurduğu için linç edilmiş çok sayıda insan var. Birkaç tanesini hatırlatalım.

  • Romancı Adalet Ağaoğlu: 2010 senesindeki Anayasa Değişikliği Referandumu sürecinde, “askeri vesayetin geriletilmesi” gerektiğine vurgu ile yürütülen “yetmez ama evet” kampanyasına destek verdiği için.
  • Hukukçu Metin Feyzioğlu: 15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsünün ardından hükümetin izlediği güvenlikçi politikaya destek verdiği için.
  • Aktör Şener Şen: Aralık 2016’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan’dan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü aldığı için.

Kısacası, “düşman” muhit ile “yakınlaştığı” için kalemi kırılanlar üzerinde güçlü bir baskı kuruluyor. Öyle bir baskı ki, dosta düşmana ibret olsun isteniyor; kirlenmiş ve reel dünya ile irtibatı kopmuş değerler manzumesini sorgulamaya hiç kimse cesaret edemesin. Bir taraftan da muhitin bütün sâkinlerinin, kesilen racon ile uygun adım yürüyüp yürümediği denetleniyor. Gri alanda kalıp işin doğrusunu öğrenme arayışında olanlar, linç edilecekler listesine ekleniyor.

Kaynak: Yeni Sakarya Gazetesi