M. Kemal Aydın ▪ Yeni Sakarya, 18 Eylül 2026

Bizim coğrafyada, “vay be” dedirtecek kadar sesi gür çıkanların bir kısmı, “ideolojik yabancılaşma” hastalığı ile mâlul olanlardır. Bunun en temel sebebi, öyle sanıyorum ki, liberal kapitalist sistemin merkez’i ile olan irtibatlarının sağladığı özgüvendir. Daha açık söyleyelim. Bu memlekette, kimi bilâ-bedel kimi de iaşeyi temin etmek için, “ideolojik yabancılaşma” hâlini kabullenmiş “aydınlar” var. Sistemin merkez’indeki efendiler de bu “fedakârlığın” karşılığı olarak o “aydınlara” güvence veriyor. “Konuş” diyor; “korkmadan konuş, arkanda biz varız.”

O “aydınlar”, en hafif tabirle birer zavallıdır. Çünkü yukarıda söylediğim gibi, “ideolojik yabancılaşma” bir hastalık, daha doğrusu marazi bir hâl. Fikret Başkaya bu hâli, “bilincin körleşmesi” ya da “sömürgeleşmesi” olarak tanımlıyor. Evet, “bilincin körleşmesi” hakikatten [gerçeklikten] kopmaktır. İnsanın idrak etme, tahlil yapma, sonuç çıkarma kabiliyetinin zaafa uğramasıdır. Birilerinin hazırladığı formülleri papağan gibi tekrarlayıp durmasıdır. Kendine, başkalarının [merkez’deki efendilerin] gözüyle bakmasıdır. Bir tür oryantalizm yâni, fiziki sömürgeleştir-menin teminatı. Öyle güçlü bir teminat ki, sömürgeciler silahlarını alıp evlerine dönebilirler. Zira bilinçler sömürgeleştirilmiş, merkez’in ideolojisi çevre’nin “okumuş yazmış” insanları tarafından içselleştirilmiş bulunuyor. Artık başlarında nöbet tutmaya gerek yok.

***

Yine Fikret Başkaya’dan istifade ederek başka bir bahis açalım. Bizim topraklarda sol, “iki resmî ideolojinin kesişme noktasında oluşmuş” ya da “iki resmî ideoloji arasında sıkışıp kalmış” bir harekettir. Bir tarafta Kemalizm, diğer tarafta Leninizm [ve uzantısı Stalinizm].

Ben şöyle düşünüyorum. Bu iki resmî ideoloji, bilhassa ikincisi kapitalist sistemin merkez’i tarafından akredite edilmiştir; 1917’den itibaren 1990’lara kadar “düşman” gibi gösterilmiş olması bir kandırmacadır. Çünkü bu ideoloji, kapitalist sistemin işleyişini tehdit eden içeriğe sahip değildir. Bilakis “düşmanı” temsil eden somut bir olgu ya da bir “heyula” olarak, senelerce liberal kapitalist sistemin bekasına hizmet etmiştir. O “heyuladan” korkanlar, sistemin efendilerinin safları sıklaştırma davetine icabet etmek mecburiyetinde kalmıştır.

Ne güzel söylemiş şair: “Hâlbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar.” Burada bir parantez açıp Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiirinin bu ilk iki mısraını hatırlatan Avukat Murat Önal’a teşekkür edelim. İşin doğrusu, Murat kuru bir teşekkürden daha fazlasını hak ediyor. Zira okuduğunuz metni, bana dijital ortamda gönderdiği bir yazısı tetiklemiştir.

Parantezi kapatıp devam edelim. Şunu demeye çalışıyorum. Kemalist ya da Leninist [Stalinist] olmak, liberal kapitalist sistem açısından sorun değil. Çünkü bu ideolojiler, “bilinçlerin sömürgeleştirmesini” dert etmiyor. Kendi dükkânlarında kendi mallarını satmalarına müsaade edildiği müddetçe, kapitalist sisteme itiraz etmeden ve hatta kardeş kardeş yaşamaya râzılar. İşin kötüsü, onların amacı da aynı: bilinçleri sömürgeleştirmek. Mehmet Ali Aybar gibi, Kemal Tahir gibi, Cemil Meriç gibi insanlar, tam da burada denklemin dışına çıkıyor; aforoz ediliyor.

***

Son olarak, meselenin ekonomi-politik arka planına dair bir değerlendir-me yapalım. Öyle zannediyorum ki, bu değerlendirme, ufkumuzun açılmasına kayda değer bir katkı yapacaktır.

Aslında, emperyalizm üzerine konuşuyoruz. Peki, emperyalizm nedir? Britanyalı iktisatçı John Hobson’a [1858-1940] göre emperyalizm, tasarruf [birikim] fazlasını eritmek için başvurulmuş bir olgudur. Yâni sistemin efendileri, sıkıntı veren birikim fazlasını değerlendirmek [“sermayeye yeni otlaklar bulmak”] için başka coğrafyaları kolonize ettiler.

Kaldı ki, Hobson’un bu tespiti, Karl Marx’ın [1818-1883] kapitalizmin çökeceğine dair öngörüsünün neden gerçekleşmediğini de izah ediyor. Emperyalist hamleler sâyesinde, kapitalizmi bâkir pazarlara taşımak mümkün olmuştur ve dolayısıyla çöküş engellenmiştir. Hobson, diğer taraftan da tasarruf fazlasının, gelirin dengesiz dağıtılmasından kaynaklandığını söylüyor. O’na göre tasarruf fazlasını eritmek için başka coğrafyaları kolonize etmek gerekmiyor; gelir yeniden bölüştürülerek bu soruna kalıcı çözüm bulunabilir. Adil gelir bölüşümü koşullarında, tasarruf fazlası ülke içinde harcanacaktır. Daha doğru bir ifade ile ülkenin yoksulları tüketim yapma imkânı bulacaktır. Hâl böyle olunca, emperyalizmin temel nedeni ortadan kalkacaktır.

Buna mukabil Vladimir İlyiç Lenin [1870-1924], emperyalizmi eşitsiz gelir bölüşümü ile izah etmenin doğru ama yetersiz olduğunu düşünüyor. O’na göre emperyalizm kapitalizme mündemiçtir. Evet, Vladimir İlyiç Lenin, Karl Marx’ın kapitalizm [ve dolayısıyla özel mülkiyet] karşıtı söyleminden beslenerek Birinci Dünya Savaşının şafağında şunu söylüyor: Ka-pitalizm ve özel mülkiyet, savaşı kaçınılmaz kılmaktadır. Emperyalist savaşı iç savaşa çevirmek lâzım. Farklı ülkelerin işçileri birbirleri ile savaşmak yerine, kendi ülkelerinin kapitalistlerini alaşağı etsin.

Mâlum, öyle olmadı. İşçiler birbirleri ile savaşmayı tercih ettiler. Lenin, bu durumu şöyle izah ediyor: Tekelci güç ve emperyalizm sâyesinde elde edilen yüksek kârların bir kısmı, sus payı olarak işçilere verilmiştir. İşçiler de kapitalizmi ve savaşı kabullenmiştir.

***

Buradan biz devam edelim. Sus payı vermek. Nereye kadar?

Çevre’nin okumuş-yazmış insanlarının bilinçlerini sömürgeleştir. Bir başka ifade ile onları, kapitalizmin doğal bir sistem, yoksulluğun kader, merkezde üretilmiş bilginin zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna ikna et yâni bilinçlerini sömürgeleştir... Başlarında nöbet tutmaktan ya da sus payı vermekten kurtulursun.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ