Bir toplumun ahlaki çöküşü yalnızca haramların yaygınlaşmasıyla başlamaz. Asıl çöküş, haramların isimleri değiştirilerek meşrulaştırılmasıyla başlar. Fuhşa “eğlence sektörü”, kumara “şans oyunu”, faize “finansman maliyeti”, rüşvete “komisyon”, talana “özelleştirme”, sömürüye “serbest piyasa” denildiği gün, kötülük sadece işlenmiş olmaz; aynı zamanda makyajlanır, paketlenir ve devlet mührüyle topluma pazarlanır.
Oysa İslam açısından bir fiilin helal veya haram oluşunu vergi dairesi belirlemez. Belediye ruhsatı, bakanlık izni, noter mührü, şirket unvanı ya da vergi levhası, Allah’ın haram kıldığını helal hâle getirmez. Haramın vergisinin ödenmesi, o kazancı temizlemez. Aksine devlet, haramdan pay aldığı ölçüde o çarkın sadece denetleyicisi değil, ekonomik ortağı hâline gelir.
Resmî genelev ile gayriresmî fuhuş arasında hukuki ve idari bakımdan bazı farklılıklar bulunabilir. Biri kayıt altındadır, diğeri değildir. Birinde sağlık denetimi yapılır, diğerinde yapılmaz. Birinden vergi alınır, diğerinden alınmaz. Fakat mesele İslam’ın helal-haram ölçüsü olduğunda bu ayrıntılar, fiilin özünü değiştirmez. Zina, ruhsat alınca nikâha dönüşmez. Beden ticareti, vergi ödenince meşru kazanç sayılmaz. Bir kadının ya da erkeğin bedeninin ekonomik meta hâline getirilmesi, devlet kasasına para girdi diye ahlaki bir faaliyet olmaz.
0Türkiye’nin yakın tarihinde genelev işletmeciliğinden elde ettiği gelirle vergi rekortmenleri arasında anılan Matild Manukyan örneği, bu çarpıklığın en çarpıcı sembollerinden biridir. Ortaya çıkan manzara şudur: Sistem, önce ahlaken reddedilmesi gereken bir ticarete izin veriyor; ardından bu ticaretten vergi topluyor; sonra da çok vergi ödeyen kişiyi başarılı bir mükellef olarak kamuoyuna sunuyor. Böylece insan bedeninin sömürülmesinden elde edilen servet, “vergi rekortmenliği” etiketiyle cilalanıyor.
Demek ki vergi ödemek, kazancı kutsal hâle getirmiyor. Öyle olsaydı uyuşturucu satıcısı da vergisini ödediğinde saygın iş insanı, tefeci makbuz kestiğinde finans uzmanı, hırsız çaldığı malın KDV’sini yatırdığında dürüst vatandaş sayılırdı. Böyle bir mantık, ahlakın iflası demektir.
KUMARIN YASALI DA HARAM, YASA DIŞISI DA
Aynı aldatmaca kumar konusunda da karşımıza çıkıyor. Televizyonlarda, gazetelerde ve resmî açıklamalarda sürekli “yasa dışı bahis”, “kayıt dışı kumar” ve “izinsiz oyun siteleri” ifadeleri kullanılıyor. Sanki asıl sorun kumar değil de kumarın devletten izin alınmadan oynatılmasıymış gibi bir dil kuruluyor.
Bu dil tesadüf değildir. Çünkü “yasa dışı kumar” denildiğinde, zihinlerde otomatik olarak “yasal kumar” diye temiz, güvenilir ve meşru bir alan oluşturuluyor. İnsanlara açıkça “kumar oynamayın” denilmiyor; “devletin izin vermediği yerde oynamayın” deniliyor. Haramın kendisi değil, vergisiz ve ruhsatsız yapılması hedefe konuluyor.
İslam açısından ise devletin düzenlediği piyango ile internet üzerinden oynatılan bahis arasında fiilin mahiyeti bakımından bir fark yoktur. İkisinde de insan, emek ve üretim karşılığı olmayan bir kazanç umuduyla parasını ortaya koyar. Birilerinin kaybı, başkalarının kazancına dönüştürülür. Umut, ihtiras ve kolay para arzusu sömürülür. Kazanan birkaç kişi vitrine çıkarılırken kaybeden milyonların yıkımı görünmez hâle getirilir.
Kur’an’ın “meysir” olarak isimlendirdiği kumarı yasaklamasının sebebi yalnızca bireysel para kaybı değildir. Kumar, insanlar arasında kin ve düşmanlık üretir; insanı çalışmaktan, üretmekten, ailesinden ve sorumluluklarından uzaklaştırır. İnsanın rızık anlayışını bozar. Helal kazancın yerini tesadüfe, emeğin yerini ihtirasa, kanaatin yerini açgözlülüğe bırakır.
Fakat devlet ne yapıyor? Bir taraftan kumar bağımlılığına karşı kamu spotları yayımlıyor, diğer taraftan kendi çekilişlerini, sayısal oyunlarını, at yarışlarını ve bahis sistemlerini büyütüyor. Bir eliyle yangını söndürüyormuş gibi yaparken diğer eliyle benzin döküyor. Sonra da suçu yalnızca yasa dışı sitelere atarak kendi işlettiği veya ruhsatlandırdığı kumar düzenini temize çıkarmaya çalışıyor.
Bu, alkollü araç kullanımına karşı kampanya yaparken meydanlarda bedava içki dağıtmaya benzer. Bu, uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ederken devlet eliyle “denetimli uyuşturucu bayileri” açmaya benzer. Kumar bağımlılığına karşı gerçekten mücadele edilecekse, mesele sadece paranın hangi hesaba aktarıldığı değil, kumarın kendisi olmalıdır.
“MİLLΔ KELİMESİ HARAMI TEMİZLEMEZ
İşin en trajikomik taraflarından biri de kumara “Millî Piyango” adının verilmesidir.
“Millî” kelimesi, toplumun ortak değerlerini, bağımsızlığını, tarihini ve onurunu çağrıştırır. Fakat aynı kelime, insanları kolay para hayaliyle sömüren bir çekiliş sisteminin önüne yerleştirilmiştir.
Bir şeyin başına “millî” yazmak onu ahlaklı yapmaz. Millî faiz, helal faiz olmadığı gibi millî kumar da helal kumar değildir. Tarihî şahsiyetlerin resimlerini biletlerin üzerine basmak da kumarı kültürel mirasa dönüştürmez. Fatih’in, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin ya da başka tarihî isimlerin görüntüleri kumar kâğıtlarını süslediğinde, kumar temizlenmiş olmaz; tarihî şahsiyetler kumarın reklam malzemesi hâline getirilmiş olur.
Eskiden eşya piyangoları vardı, bugün otomobil, ev ve büyük ikramiye çekilişleri var. Sistem değişmedi. Önce insanlara “belki sana çıkar” umudu satılıyor. Milyonlarca kişinin küçük kayıplarından devasa bir havuz oluşturuluyor. Sonra bu havuzdan birkaç kişiye ödül dağıtılarak bütün mekanizma başarı hikâyesi gibi sunuluyor. Oysa kumar düzeninin en büyük kazananı hiçbir zaman bilet alan vatandaş değildir. Asıl kazanan, oyunu kuran, komisyonu alan, vergiyi tahsil eden ve kayıpları milyonlara dağıtan sistemdir.
GAYYA KUYUSU HERKESİ YUTUYOR
Kumar ve fuhuş bataklığının artık belirli bir sınıfı, mahalleyi, ideolojiyi ya da yaş grubunu hedef aldığı söylenemez. Bu çürümenin kadını erkeği, genci yaşlısı, zengini yoksulu, Türkü, Acemi, Arabı kalmadı. İmam hatip mezunu da bu bataklığa düşüyor, seküler okul mezunu da. İlahiyatçı da oynuyor, kendisini ateist veya agnostik olarak tanımlayan da. Tarikat mensubu da yakalanıyor, laiklik nutukları atan da. Bu tablo bize acı bir gerçeği gösteriyor: Dindarlık iddiası tek başına ahlaki direnç üretmiyor. Başörtüsü, sakal, cübbe, tesbih, imam hatip diploması ya da ilahiyat eğitimi; insanın içinde para hırsı, kolay kazanç tutkusu ve nefsini denetleme iradesi yoksa onu kumardan korumuyor.
Fakat aynı şekilde seküler eğitim, modern yaşam tarzı ve “bilinçli birey” söylemi de korumuyor. Çünkü kumar bağımlılığı, ideolojik kimlikleri aşan bir piyasa saldırısıdır. İnsanların zaafları veri analizleriyle ölçülüyor, kişiye özel reklamlar hazırlanıyor, kaybeden kişiye yeniden para yatırması için promosyon gönderiliyor. İnsan psikolojisi, dijital algoritmalar tarafından yağmalanıyor.
Yasa dışı platformlar daha yüksek bonuslar, daha çok oyun ve daha saldırgan reklamlarla gençleri kendisine çekerken, yasal sistem de devlet güvencesi görüntüsü altında aynı kolay kazanç hayalini pazarlıyor. Birisi korsan tuzak, diğeri ruhsatlı tuzak. Birinde devlet vergi kaybediyor, diğerinde vatandaş para kaybediyor. Fakat her ikisinde de insan, ailesi ve geleceği kaybediyor.
DEVLET HARAMDAN PAY ALAMAZ
Devletin görevi toplumun zaaflarından gelir elde etmek değil, insanı ve aileyi korumaktır. Devlet kumardan, alkolden, faizden ve beden ticaretinden kazanç sağladığında ahlaki otoritesini yitirir. Çünkü hem suça ortam hazırlayıp hem de sonuçlarıyla mücadele edemezsiniz. Bir devlet, kumar gelirine bütçede ihtiyaç duyuyorsa ekonomik olarak; haramı vergilendirerek meşrulaştırıyorsa ahlaki olarak iflas etmiş demektir. Haramın yasalı olmaz. Haramın millîsi olmaz. Haramın resmîsi olmaz. Haramın vergilisi, ruhsatlısı ve devlet kontrollüsü olmaz. Allah’ın haram kıldığı bir fiil, üzerine mühür basılınca helal hâle gelmez.
Mesele kayıt içi veya kayıt dışı kumar değildir. Mesele kumarın kendisidir. Mesele ruhsatlı veya ruhsatsız fuhuş değildir. Mesele insan bedeninin pazara çıkarılmasıdır. Mesele devletin kasasına ne kadar para girdiği değil, toplumun ahlakından, ailesinden ve geleceğinden ne kadar şey götürüldüğüdür.
Haramın makbuzu olabilir ama meşruiyeti olmaz. Vergi levhası olabilir ama beratı olmaz. Devlet mührü olabilir ama Allah katında hükmü değişmez. (G. Dihkan)
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ