Modern çağın en büyük entelektüel sahtekârlıklarından biri, toplumda meydana gelen her türlü ahlaki çürümeyi, şiddeti ve adi suçu dinin varlığına bağlama alışkanlığıdır. Bir cinayet işlenir, suçlu dinî bir çevreden geliyorsa hemen İslam sorgulanır. Bir dolandırıcı namaz kılmışsa namaz mahkûm edilir. Bir hırsızın kimliğinde “Müslüman” yazıyorsa suçun faili değil, mensup olduğunu söylediği din sanık sandalyesine oturtulur.

Fakat aynı suçlu alkol bağımlısıysa, kumar oynuyorsa, uyuşturucu kullanıyorsa, gayrimeşru kazanç peşindeyse, medya kültürüyle zehirlenmişse ve hayatında İslam’ın ahlakından eser yoksa bunların hiçbiri konuşulmaz.

Çünkü mesele suçun gerçek sebeplerini araştırmak değildir. Mesele, her fırsatta dini mahkûm etmek ve seküler hayatın meydana getirdiği manevi enkazı gizlemektir.

Açık konuşalım: Hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz, uyuşturucu ticareti, rüşvet, dolandırıcılık ve kul hakkı yemek İslam’ın emri değil, doğrudan doğruya İslam’ın yasakladığı fiillerdir. Bir insan bu suçları İslam’a uyarak değil, İslam’a isyan ederek işleyebilir.

Kur’an, “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” buyurur. Haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmeye denk görür. Zinayı, içkiyi, kumarı, hırsızlığı, iftirayı ve yetim malı yemeyi ağır biçimde yasaklar. Peygamber Efendimiz, Müslümanı elinden ve dilinden insanların emin olduğu kişi olarak tarif eder.

Şimdi soralım: İnsanların malını çalan bir hırsız hangi ayete uymaktadır? Bir kadını öldüren cani hangi sünneti yerine getirmektedir? Uyuşturucu satan bir çete mensubu hangi İslami kaidenin gereğini yapmaktadır? Kamu malını zimmetine geçiren bir bürokrat, hangi dinî hükme dayanarak hareket etmektedir? Hiçbirine! Bunların tamamı İslam’a rağmen işlenen suçlardır. Buna rağmen suçları İslam’a fatura etmek, cehalet değilse kasıtlı bir ideolojik operasyondur.

SUÇLUYU MÜSLÜMAN YAPAN NEDİR?

Bir insanın nüfus kâğıdında Müslüman yazması, onun İslam ahlakıyla yetiştiğini göstermez. Bayramda camiye gitmek, cenazede dua okumak, çocuğuna Müslüman bir isim vermek yahut boynuna dinî bir sembol takmak da kişiyi ahlaklı hale getirmez.

İslam bir etiket değil, hayat nizamıdır.

İslam; eline, diline, gözüne, midesine, cüzdanına ve öfkesine hâkim olmaktır. İslam; yalnızken haramdan uzak durmak, kimse görmediğinde de kul hakkına el uzatmamaktır. İslam; hesap günü şuuru taşımak, yaptığının yanına kâr kalmayacağını bilmektir.

Dolayısıyla gündüz insanları dolandırıp gece tesbih çeken kişinin problemi İslam değildir. Onun problemi, İslam’ın ahlakını hayatından kovmuş olmasıdır. Namazı şekle indirgemiş, dini vicdanından ve ticaretinden çıkarmış, ibadeti davranıştan koparmıştır.

Suçlunun ağzındaki dinî kelimelere bakıp onun cürmünü İslam’a yüklemek, hastanenin önünde suç işlendi diye doktorluğu suçlamaya benzer.

Suçlunun kimliğine değil, hayatını yöneten değerlere bakılmalıdır. Onun hayatını Kur’an mı yönlendiriyor, yoksa para hırsı mı? Ahiret inancı mı, yoksa yakalanmama hesabı mı? Kanaat mı, yoksa sınırsız tüketim arzusu mu? Edep mi, yoksa haz kültürü mü?

Gerçek cevap burada gizlidir.

VİCDANİ DENETİMİ YIKAN DÜZEN

İslam’ın insana kazandırdığı en önemli ahlaki kuvvetlerden biri, görünmez denetim şuurudur. Mümin, polis görmese de Allah gördüğünü bilir. Kamera olmasa da hesap gününe inanır. Mahkeme beraat ettirse bile kul hakkının ahirette karşısına çıkacağını düşünür.

İşte bu şuur, dünyanın hiçbir ceza kanununun kuramayacağı kadar güçlü bir iç denetim mekanizmasıdır.Seküler düzen ise insanı yalnızca dünyevi yaptırımlarla sınırlamaya çalışır. Suçun ölçüsü çoğu zaman ahlak değil, yakalanıp yakalanmamaktır. Böyle bir zihniyet yerleştiğinde insan şu hesabı yapmaya başlar: “Yakalanmazsam suç sayılmaz. Delil bırakmazsam hesap vermem. Güçlüysem kanunu aşarım.”

İlahi denetim fikri yok edilince geriye kurnazlık kalır.

Bugün nice dolandırıcı, cinayet zanlısı, çete mensubu ve uyuşturucu taciri suç işlerken bunu “Allah’ın huzurunda nasıl hesap veririm?” diye düşünmüyor. “Kameraya yakalandım mı, telefon dinleniyor mu, polis beni bulabilir mi?” diye düşünüyor.

İşte manevi çözülmenin özü budur.

Suçu yalnızca polisiye tedbirlerle önlemeye çalışanlar, insanı iç dünyasından tanımıyor. Her sokağa polis, her binaya kamera, her telefona takip sistemi koyabilirsiniz. Fakat insanın kalbine ahlak, vicdan ve hesap verme şuuru yerleştirmediğiniz sürece suç sadece yöntem değiştirir.

HAZ DİNİ VE SINIRSIZ İHTİRAS

Modern seküler kültür insana kanaati değil, tüketmeyi öğretmektedir. Sabrı değil, derhal tatmin olmayı telkin etmektedir. Helal kazancı değil, kısa yoldan zenginleşmeyi parlatmaktadır. Aileyi, sadakati, iffeti ve fedakârlığı değil; ferdi arzuyu kutsamaktadır.

Reklamlar, diziler, sosyal basın ortamı ve eğlence dünyası sürekli aynı mesajı vermektedir:

“Daha fazlasını iste.” “Hayatını yaşa.” “Kimseye hesap verme.” “Arzularını erteleme.” “Sen her şeyin en iyisini hak ediyorsun.”

Fakat her insan reklamı yapılan hayatı meşru yollardan elde edemez. O zaman devreye dolandırıcılık, yasa dışı bahis, hırsızlık, rüşvet, uyuşturucu ticareti ve tefecilik girer. Çünkü kişiye sınırsız arzu verilmiş, fakat sabır ve kanaat öğretilmemiştir.

Bir taraftan gençlere lüks otomobiller, pahalı saatler, gösterişli tatiller ve sınırsız eğlence hayatı pazarlanıyor; diğer taraftan bu hayatı elde edemeyenlerin neden yasa dışı kazanca yöneldiği soruluyor. Bu ikiyüzlülüktür.

İslam “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” der. Seküler tüketim kültürü ise “Nasıl elde ettiğin önemli değil, yeter ki sahip ol” mesajı verir.

İslam alın terini yüceltir. Modern haz kültürü kolay parayı cazip gösterir. İslam kumarı haram kılar. Seküler sistem yasa dışı bahsi eleştirirken şans oyunlarını devlet eliyle yaygınlaştırır. İslam zinayı ve sadakatsizliği mahkûm eder. Eğlence endüstrisi bunları özgürlük, cesaret ve bireysel tercih adı altında normalleştirir.

Sonra da meydana gelen aile facialarının hesabı dine kesilir.

KADIN CİNAYETLERİ İSLAM’IN DEĞİL, CAHİLİYENİN ESERİDİR

Kadına şiddet uygulayan, eşini öldüren veya ailesini terörize eden bir erkek, İslam’ın temsilcisi değil, İslam’ın mahkûm ettiği cahiliye ahlakının taşıyıcısıdır.

Peygamber Efendimiz, “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır” buyurmuştur. Kadının canını, malını, haysiyetini ve namusunu dokunulmaz kabul eden bir dinin, kadın cinayetlerinden sorumlu tutulması akıl dışıdır.

Bir erkek eşini kıskançlık, öfke, alkol, uyuşturucu, kumar borcu veya sadakatsizlik için öldürüyorsa, burda İslam’ın değil; nefis terbiyesizliliği, bağımlılık ve ahlaki çöküşün izi vardır. Kadını öldüren cani “namus” kelimesini kullanabilir. Fakat İslam’da namus, cinayet işleme ruhsatı değildir. Adalet, öfkeye teslim edilmez. Hiç kimse tek başına hâkim, savcı ve cellat olamaz. İslam’ı kullanarak cinayet işlemek, İslam’a hizmet değil, İslam’a iftiradır.

SUÇUN FATURASINI İSLAM’A KESMEYİN

Bugün toplumun ihtiyacı daha az din değil, daha SAHİH BİR DİN anlayışıdır. Daha az ahlak değil, hayatın her alanını kuşatan gerçek bir ahlak eğitimidir. Camiye hapsedilmiş, ticarete, siyasete, aileye ve hukuka karışmayan sembolik bir din değil; kul hakkını, adaleti, emaneti ve hesap verme şuurunu merkeze alan CANLI BİR İSLAM’dır.

Cezaevlerini dolduran, İslam’ı fazla yaşadıkları için değil, İslam’ın ahlakından uzaklaştıkları için oradadır. Sokakları çetelere teslim eden din değildir. Uyuşturucu ticaretini büyüten din değildir. Kadınları öldüren din değildir. İnsanları dolandıran, yetim malı yiyen, kamu kaynaklarını yağmalayan, kumarı ve kolay kazancı teşvik eden din değildir.

Bütün bunların arkasında sınırsız ihtiras, haz putçuluğu, para tapınması, vicdansız bireycilik ve hesap verme şuurunun yok edilmesi vardır.

Suç, dinin varlığının değil, dinin insan hayatından kovulmasının neticesidir.

Bu gerçeği görmek istemeyenler, her yeni cinayetin ardından dine saldırmaya devam edebilir. Fakat hakikat değişmeyecektir: İLAHİ AHLAKIN ÇEKİLDİĞİ YERDE BOŞLUĞU HUKUK DEĞİL, ÇOĞU ZAMAN NEFİS DOLDURUR. NEFSİN HAKİM OLDUĞU YERDE İSE İNSAN, İNSANIN KURDU HALİNE GELİR.

Bugün yaşadığımız ahlaki felaketin adı din değildir. Bu felaketin adı, Allah’ı hayattan çıkarıp insanın heveslerini ilahlaştıran seküler çürümedir.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ