YARGILAMADA DEVLETE/YARGIYA EMANET EDİLEN SIRLARIN BASINA SERVİS EDİLMESİ FACİASI

Son günlerde neredeyse her gözaltı haberinin ardından aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Daha soruşturma sürerken, daha mahkeme başlamadan, gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada çarşaf çarşaf WhatsApp yazışmaları, telefon mesajları ve ifade tutanakları yayımlanıyor.

Bu yazışmalar doğru mudur, yanlış mıdır? İçeriği suç teşkil eder mi, etmez mi?

Buna karar verecek olan ben değilim, siz değilsiniz, sosyal medya hiç değildir. Bunun tek muhatabı bağımsız yargıdır.

Hatta o yazışmaları okuyup, "Bu adam gerçekten çok ahlaksızmış, çok kötü biriymiş." diyebilirsiniz. "En ağır cezayı alsın, bir daha da dışarı çıkmasın." da diyebilirsiniz. Buna kimsenin itirazı olmaz. Çünkü bunlar, yargılamanın sonunda ortaya çıkacak sonuca ilişkin kanaatlerdir.

Fakat bütün bunlar, bambaşka bir soruyu ortadan kaldırmaz.

Bir vatandaş olarak beni asıl rahatsız eden konu şudur:

Gözaltına alınan ya da ifadesi alınan herkesin verdiği ifade, teslim edilen telefonlar ve içindeki bilgiler artık devlete emanettir. Devlet, vatandaşın en mahrem bilgilerini eline alıyorsa, onları korumakla da yükümlüdür.

Peki bu emanetler nasıl oluyor da daha dosya mahkemeye bile gitmeden ekranlara, gazetelere ve sosyal medyaya düşüyor?

İşte asıl sorgulanması gereken budur.

Bugün yayımlanan bir WhatsApp yazışması size ilginç gelebilir. Yarın bir iş insanının ticari sırları ortalığa saçılabilir. Bir sanayicinin yıllarca emek verdiği projeler, bir ailenin en mahrem konuşmaları, bir siyasetçinin ya da bürokratın devlet güvenliğini ilgilendiren değerlendirmeleri aynı şekilde ifşa edilebilir.

Bunun tehlikesini görmezden gelebilir miyiz?

Hukuk devleti sadece suçluyu cezalandırmakla güçlü olmaz. Aynı zamanda elindeki emaneti koruyabildiği ölçüde güçlüdür.

Çünkü soruşturma dosyaları gazetecilere servis edilmek için değil, adaletin tecelli etmesi için hazırlanır.

Bir kişi suçlu olabilir, suçsuz da çıkabilir. Ama yargılama başlamadan insanların özel hayatının, haberleşmesinin ve ifadelerinin kamuoyuna servis edilmesi, hukuk devleti açısından en az iddiaların kendisi kadar ciddi bir meseledir.

Eğer bu sızıntılar olağan hâle gelirse, yarın hiçbir vatandaş devlete teslim ettiği bilginin güvende olduğuna inanmaz. O zaman da kaybeden sadece soruşturulan kişiler değil, DEVLETİN GÜVENİRLİĞİ olur.

Bu yüzden tartışmamız gereken ilk soru şudur:

Dosyanın içinde ne vardı değil; o dosya dışarı nasıl çıktı?

SİYASETİN EN BÜYÜK KAYBI: GÜVEN

Bir zamanlar kürsülerden birbirine en ağır hakaretleri edenler...

"Dün vatan haini" dedikleriyle bugün omuz omuza yürüyor.

"Dün asla" dedikleri kapıdan bugün alkışlarla giriyor.

Daha acısı ise, dün söyledikleri tek kelimeyi bile açıklama gereği duymuyorlar.

Ne bir mahcubiyet... Ne bir özür... Ne de "Ben yanılmışım." diyebilecek bir erdem...

Sanki geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranıyorlar.

İşte asıl yıkım da burada başlıyor. Çünkü siyaset, fikir değiştirmenin değil; ilkesizliğin, çıkara göre saf değiştirmenin adı hâline gelince, kaybeden sadece partiler olmuyor.

En büyük kayıp, milletin güveni oluyor.

Bugün sokakta konuştuğunuz insanların ortak cümlesi şu:

"Artık hiçbir siyasetçiye güvenmiyoruz."

Belki de ülkemizin en büyük siyasi krizi ekonomi değil...

Güven erozyonudur.

Çünkü güvenin bittiği yerde ne sözün kıymeti kalır ne de siyasetin itibarı.

İnsan fikir değiştirebilir. Ancak dün ağır hakaretler ettiği, yerden yere vurduğu bir partiye ya da lidere katıldığında; en azından biraz mahcubiyet gösterir, susmayı tercih eder. Ama dün söylediklerini hiç söylememiş gibi davranıp bugün en hararetli savunucusu kesiliyorsa, sorun fikir değişikliği değil; ilke, ahlak ve karakter meselesidir. Güveni yıkan da tam olarak budur.

TIRAFİĞİ AKSATAN DÜĞÜN KONVOYLARI

Bunca cezaya, bunca uyarıya rağmen düğün konvoylarının trafiği felç etmesi, yolu kapatması ve ulaşımı aksatması bir türlü önlenemiyor.

O hâlde ortada üç ihtimal var: Ya cezalar yeterince uygulanmıyor, ya denetimler yetersiz kalıyor ya da vatandaşlar bu rezaleti yeterince şikâyet etmiyor. Olan ise acil işi olanlara, hastasını yetiştirmeye çalışanlara, evine, işine veya randevusuna yetişmeye çalışan masum insanlara oluyor.

Fakat asıl üzerinde durmamız gereken nokta şu: Bir konvoy dolusu ahlaksız nasıl oluyor da aynı düşüncesizliği, aynı saygısızlığı, aynı kural tanımazlığı sergileyebiliyor?

İçlerinden bir kişi bile çıkıp, "Arkadaşlar, yaptığımız yanlış. Trafiği aksatmayalım, insanların hakkına girmeyelim." demiyor.

Ben her zaman söylerim: Eğri taştan doğru duvar olmaz. Bu kadar eğri taşın bir araya gelip doğru bir duvar örmesi mümkün değildir. Aynı şekilde, ahlaksızlık, düşüncesizlik ve seviyesiz cahillik bir araya geldiğinde ortaya medeniyet değil, kaos çıkar.

Acı olan ise bunun artık münferit bir olay olmaktan çıkıp toplumun bir kesiminde sıradanlaşmış olmasıdır. Demek ki mesele sadece trafik meselesi değildir; mesele ahlak, görgü, vicdan ve başkasının hakkına saygı meselesidir.

Artık hepimizin şapkasını önüne koyup düşünmesinin zamanı geldi. Hatta sadece zamanı değil, maalesef o zamanı da geçiyoruz.

KAMUSAL ALANI BİLE BİLE KİRLETMEK AHLAKSIZLIKTIR

Yere çöp ya da sigara izmariti atmak sadece bir temizlik sorunu değildir. Bu, aynı zamanda bir kültür ve ahlak meselesidir. Hatta açık söylemek gerekirse, kamusal alanı bile bile kirletmek ahlaksızlıktır. Çünkü bu davranış, başkalarının hakkını, emeğini ve ortak yaşam alanını hiçe saymaktır.

Ne yazık ki kültür ve ahlak bir günde oluşmuyor. Bunun için çocukluktan başlayarak eğitim verilmeli; okullarda çevre bilinci kazandırılmalı, belediyeler afişlerle, kamu spotlarıyla ve anonslarla sürekli farkındalık oluşturmalı, sosyal medya da bu amaçla etkin şekilde kullanılmalıdır.

Ancak eğitim tek başına yeterli değildir. Bu kültür toplumda yerleşinceye kadar CAYDIRICI CEZALAR da mutlaka uygulanmalıdır. Kameralarla ve denetimlerle yere çöp veya sigara izmariti atanlara, bir daha aynı davranışı yapmayı göze alamayacakları kadar AĞIR PARA CEZALARI kesilmelidir.

Çünkü bazı insanlar doğruyu vicdanıyla öğrenir; bazıları ise ancak yaptığı yanlışın bedelini ödediğinde öğrenir. Çevreye saygı bir yaşam kültürü hâline gelinceye kadar çözüm; eğitim, denetim ve caydırıcı cezaların birlikte uygulanmasıdır. ( M.Aydın’dan, Yüzde yüz katıldığım, benim kanaatleri yansıtan alıntılardır)