Yaz aylarını yaşıyoruz. Okullar tatil, şehirlerin kalabalığı biraz olsun azaldı. Kimi tatil beldelerinde, kimi köyünde, kimi tarlasında, bağında ve bahçesinde… Hayatın günlük telaşından bir nebze olsun uzaklaşmaya çalışıyoruz.
Fakat tam da böyle zamanlarda, rutinimizin dışında yaşarken kendimize sormamız gereken önemli bir soru var.
Hayatımızın merkezinde ne var?
Çünkü dünya durmuyor. Her sabah başka bir gündemle uyanıyoruz. Bir gün ekonomik meseleleri, başka bir gün siyasi tartışmaları, başka bir gün magazini, başka bir gün sosyal medyada gündem olan bir olayı konuşuyoruz. Gündemler değişiyor, isimler değişiyor, haberler değişiyor. Fakat toplumumuzun ayakta kalması için bazı temel direkler vardır ki bunlar gündemden gündeme değişmemelidir. Yani omurgamız sağlam ve dik olmalıdır.
Son günlerde özellikle gençlerimizi ve çocuklarımızı etkileyen, toplumun değerleriyle açıkça çatışan bazı müzik grupları ve sanat anlayışları üzerinden yaşanan tartışmalar, aslında bize çok daha büyük bir meseleyi gösteriyor. Artık “Bize ne?” deme vaktinin geçtiğini düşünüyorum.
Çünkü mesele yalnızca bir konser, bir şarkı veya bir sanatçı meselesi değildir. Mesele, çocuklarımızın ve gençlerimizin dünyasına neyin sokulduğudur. Mesele, hangi davranışların normalleştirildiği, hangi değerlerin itibarsızlaştırıldığı ve gelecek nesillerin nasıl şekillendirildiğidir.
Elbette sanat, müzik ve düşünce özgürlüğü olmalıdır. Fakat özgürlük çatısı altındatoplumun ahlaki değerlerini yok saymaya, sınırsız davranış ve tutumlarda bulunmaya kimsenin cesaret edememesi lazımdır. Bir toplum kendi çocuklarının geleceğini korumak istiyorsa, nerede duracağını bilmek zorundadır. Kamuoyunda, ekranlarda gözümüzün önünde cereyan eden gayri ahlaki hadiselere sessiz kalarak konuyu “devlet çözsün” diyerek kendimizi soyutlayamayız. Biz de kendi adımıza karar vermeliyiz.
Hayatımızın merkezine ahlakı mı koyacağız, ahlaksızlığı mı?
Bu soruya vereceğimiz cevap, aslında nasıl bir gelecek istediğimizi de ortaya koyacaktır. Bir tarafta çocuklarımızı güzel ahlakla, merhametle, edep ve haya ile yetiştirmeye çalışan aileler, diğer tarafta ise hiçbir sınır tanımadan her türlü davranışı “özgürlük” adı altında normalleştirmeye çalışan bir kültür dayatması var.
Üstelik bu dayatmaların arkasında kimlerin olduğu, hangi ekonomik ve kültürel ilişkilerle desteklendiği konusunda toplumda ciddi tartışmalar yaşanıyor. Bizim burada yapmamız gereken, her iddiaya sorgulamadan inanmak değil; fakat çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceğini de başkalarının insafına bırakmamaktır.
Toplumun değerleriyle açıkça çatışan etkinlikler konusunda kamu otoritesinin “Ben karışmam” deme lüksü yoktur. Yetkililere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Çünkü kamu otoritesi sadece yolları, binaları ve güvenliği yönetmez; toplumun huzurunu ve çocukların güvenliğini de gözetmek zorundadır. Gerçi bu olaylara toplum menfaati açısından el atan kamu tepkisine de “özgürlükler kısıtlanıyor” diye salyalı bağırışlar duymuyor değiliz. Ama onlar bu milletin gerçek ruhunu taşımayan mankurtlaşmışzihniyetin parçalarıdır diyebiliriz.
Kısaca mesele yalnızca devletin veya yetkililerin sorumluluğu değildir. Asıl mesele bizim nerede durduğumuzdur.
Çünkü bazen toplum olarak öyle bir noktaya geliyoruz ki, kendi değerlerimizi savunmaktan çekinip değeri olmayanlara karşı kendimizi savunmasız hissediyor ve tepki koyamıyoruz.
Geçmişten aldığımız güçle geleceğe sağlam bir nesil bırakmak zorundayız. Kısaca hayatımızın merkezine ahlakı almalı, inancımız ile birlikte yüzlerce yıldır oluşmuş tarihsel davranışlarımızı, ahlaki değerlerle gelecek nesillere aktarmak için örnek yaşam sürmeliyiz. Tepki koyulması gerektiği yerde de tepkimizi kıvamında ve en etkin şekilde vermeliyiz.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ