Fahri Hocam, Kitaphaber olarak otuz yılı aşkın süredir edebî üretimine devam edegelen isimlerle nehir söyleşiler yapmaya karar verdik ve portre sahasında da en yetkin isimlerden biri olarak sizinle konuşmak istedik. Evvela bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Estağfurullah. Asıl ben çok teşekkür ederim. Siz ‘otuz yılı aşkın süredir edebî üretime devam edegelen isimlerle’ deyince, aklıma 1979 senesi geldi. Genç bir şair adayı olarak-o günkü aklımla çok değerli, bugünkü aklımla beş para etmez-şiirlerimden üçünü, Mavera Dergisine göndermiştim. Kendisine çok şey borçlu olduğum merhum Cahit Zarifoğlu, Mavera’nın 35. Sayısında (Ekim 1979) şiirlerimi değerlendirmişti. Benim tabirimle, bir güzel zılgıt atmıştı bana. (O eleştiri üzerine şiiri bırakmıştım ben de.) O sayıda benimle beraber fırça yiyenler arasında Biga’dan Adem Turan, Erzurum’dan Şeref Akbaba ve Bursa’dan Mustafa Armağan da vardı. Bugün, tam 47 sene sonra, benim gibi dergiye şiir 298 gençten - seneler sonra, kaçı mı kalmış eleğin üstünde? Onları da üşenmedim saydım: Toplam yirmi beş kişiyiz. Yıllardır yazmaya devam edenler yirmi beş kişi. (% Yüzde 8). Çok acı. Bu da gösteriyor ki esas olan, yetenek kadar devamlılık, kabiliyet kadar sabır ve süreklik. Ve gelişim. Bu vesile ile Mavera’nın arka sayfalarından biz gençlere, ustaca eleştirileriyle yol göstericilik yapan, bizlere -modern anlamda- ilk yazarlık derslerini vermiş olan Cahit Zarifoğlu Ağabeyi, bin rahmet ve minnetle yad ediyorum. Mekânı Cennet olsun.
Sizi edebiyatımızda özellikle “portre ustası” olarak tanıyoruz. Bir insanı sadece fiziksel ve biyografik özellikleriyle değil, ruhu, mizacı ve gizli kalmış, görünmeyen yönleriyle kâğıda dökmek nasıl bir edebî sezgi gerektiriyor? Tuba Hocam; bir yazarın ‘bende şu tür edebî sezgiler olduğu için şöyle portreler yazıyorum’ demesini elbette edebe aykırı bulurum. Bir yazarın kendisi hakkında konuşmasını doğru da bulmam. Öte yandan Şair Ercan Yılmaz, ‘Fahri Abi, bir kişiye üç-beş dakika bakar, adeta röntgenini çeker, bir karikatüristin üç-beş karakteristik çizgiyle kişiyi çizdiği gibi, beş-on cümle ile de kâğıda döker’ demektedir. Ben ise sizin bende olduğunu söylediğiniz ‘edebî sezgi’ tanımınızı, Allah vergisi bir unsur ve kazanım olarak görmekteyim. Hakkını verebiliyorsam ne mutlu bana. Yazarlık hayatım boyunca sık sık bende olduğu söylenen ‘iyi bir gözlemcidir’ tespiti için ise ‘zaten her yazarda olagelen bir özellik değil midir?’ diye cevaplar ve eklerim: Belki sayısalcılığımın (mühendis kökenli olmamın), yazacağım kişiyi kaleme dökerken önemli bir katkısı olduğunu söylemem de mümkün.
Portresini yazacağınız bir kişide aradığınız o ilk kıvılcım nedir? Bir insanı portre konusu yapmaya iten şey karizması mı, trajedisi mi, yoksa mütevazı bir gizem mi? Üçü de değil dersem, beni bağışlar mısınız? Bu üç unsur da önemli ama benim için çok öne çıkan faktörler değil. Benim kalbimde hassas bir ‘iyilik ölçer’ terazisi var. (Kimin yok ki? Her insanın var esasında.) Tanıdığım her kişiyi, ünlü ünsüz, karizmatik veya trajik diye bakmaksızın, o hassas teraziden geçiriyor, eleğin üstünde kalan güzel insanları, zamanı ve zemini geldikçe kâğıda döküyorum. Bu konuda iki noktanın altını çizmeliyim: Bir, ömrümce 400 civarında portre yazmışım, ancak beni yazar mısın? diyen kimseyi yazmadım. Birkaçı istisna, hiçbirinin yazdığımdan haberi olmadı, yayınlanınca gördüler. İki, esasında, yazıldıklarını bilmeden, hepsi bana kendileri yazdırdılar. Nasıl mı? Haberleri yoktu yazdığımdan, evet. Ama ya doğal bir sebepten; telefonla arayarak ya bir edebiyat etkinliğinde buluşmamızla, bu ay şu kişiyi yazmalıyım diye zihnimde öne çıkarak yazıldılar. Farkında olmadan kendileri vesile oldular. Bu noktada bir rahatsızlığımı da belirtmek istiyorum: Aslında yazdıklarım karşımdakinin benim kalbimdeki izdüşümleri. Daha da ileri gideyim: Esasında yazıklarım, karşımızdaki kişide benim izdüşümlerim. Beğenilerim. Bu yönüyle de bazen, bencillik mi yapıyorum acaba veya başkası diye yazdıklarım, bir nevi kendi hikâyelerim midir acaba endişelerim yok değil. Mütevazı olduğumu her dostum bilir de yaptığımız iş biraz bencillik ve bireysellik olmasın sakın, çekincesindeyim.
Eserlerinizde sık sık kıyıda köşede kalmış, şöhretsiz ama ‘derin' insanlara yer veriyorsunuz. Günümüz dünyası sadece vitrindekileri ve görünür olanları ödüllendiriyor. Sizin dipte kalmış insanlara eğilmeniz, popüler kültürün bu 'görünürlük illüzyonuna' bir başkaldırı mıdır? Bu bağlamda tanınmamış bir simayı görünür kılmak size nasıl bir vicdani ve edebî sorumluluk yüklüyor? ‘Eserlerinizde ‘derin insanlar’a yer veriyorsunuz’ tespitiniz için çok teşekkür ederim. Bir portre yazarı olarak, senelerdir yapmaya çalıştığım tam da bu. Popüler kültür, görünürlük illüzyonu benim hiç ilgilendiğim konular değil. 28 Şubat 1997’den bu yana gazete okumuyorum. Televizyonda ve radyolarda haber izlemiyorum. Evimizde belgesel kanalları ve TRT Müzik açıktır genellikle. İyi bir Galatasaraylı olduğumdan, biraz da spor programları. Bakanların hiçbirinin adını bilmiyorum, inanınız bana. Sinema ve tiyatroyu seviyorum. Biyografi, portre ve şiir kitaplarıyla ilgiliyim. Edebî ve sanat çevreleriyle güçlü dostluklarım var. Çevremde az ama güçlü dostlarım mevcut, bin şükür. Ve ailem çok değerli. Hayatım bunlardan ibaret benim. Bu arada iyi bir biyografi yazarı olan Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar Hocam, ‘Fahri Tuna, iyi insanlardan kurulu bir çevre kurmuş, bu dünyada cenneti yaşıyor’ diye bir gözleme ve tespite sahip. Eyvallah Ahmed Hocam. Sonsöz: Beni ‘iyiler’ ve ‘iyilikleri’ ilgilendiriyor bu dünyada. İyilik Padişahları diyorum ben onlara. Sevdiklerimi ve benim ölçülerimde ‘hak edenleri’ yazıyorum. Bu kadar. Bunca. Böyle.
Fahri Hocam, siz aynı zamanda biyografi ve anı da yazıyorsunuz. Bir biyografi yazarı olarak, bir şahsiyetin hayatını incelerken arşiv belgesi mi yoksa onunla kurulacak canlı temas ve şifahi anlatılar mı sizin için daha önceliklidir? Yine sorunun devamı olarak zaman geçtikçe hafıza bazı şeyleri siler ya da parlatır. Anılarınızı veya portrelerinizi yazarken hatırlama sürecini nasıl yönetiyorsunuz; tuttuğunuz notlar, günlükler veya kayıtlar var mı? Belge, not, hatıra, arşiv, günlük, şifahi anlatımlar… Bunlar benim için esasa dair şeyler değil, yan ve zenginleştirici ögeler ancak. Bir örnekle anlatayım: Bilge Hekim Sadık Canlı biyografi kitabımı yazıyorum. Vefatının hemen ardından. Sene 2016. Öğrenciliğiyle ilgili dört cümle/kelime var: İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirmiş, bir. Cömert, iki. Arkadaş canlısı üç. Kitap okumayı ve yemek yemeyi seviyor, dört. Bunlar arşivsel bilgiler. Böyle, kuru bir dille yazsak, kim okur? Hiç kimse. Ne mi yaptım? Tıp fakültesi öğrencisi Sadık Canlı’yı, Üsküdar Salacak’ta bir kahvehaneye oturttum. (Oradan boğaz ve İstanbul görünümünü ben de çok severim, çünkü.) Önünde kitapları. (Sağlığında bana İmamı Azam ve Gazali’yi çok sevdiğini ve çok okuduğunu söylemişti.) Kitaptan aynen alıntıyorum: “Gazali’nin İhya’sından başını kaldırdı, düşündü genç adam. Salacak’taydı. Demli çayından bir yudum daha çekti. Boğazın rüzgârı esiyor hem saçlarını hem gönlünü şen ediyordu. Karşıya, uzaklara baktı. Kral saraylarının duvarlarını süsleyen ünlü resim tabloları kadar muhteşemdi İstanbul. Topkapı Sarayı tüm ihtişamıyla karşısındaydı. Beş yüzyıl yeryüzünün yarım küresini bu binalardan yönetmişti ataları. Nal seslerini işitti Tuna boylarından. Meriç’ten, Vardar’dan, Akdere’den Mostar’a uzandı; dedelerinin memleketine. Bir Fatiha okudu Bosna’da medfun büyüklerine… Altı minareli Sultanahmet, bin beş yüz yıllık kadim Ayasofya, Kapalıçarşı’nın gürültüsü koşuşturması arasında huzur limanı Nuruosmaniye, eski Genelkurmay Bakanlığı, şimdilerde İstanbul Üniversitesi’nin huzur kapısı Beyazıt. Ve Süleymaniye’ye takıldı gözleri. Sinan’ın eserine çakılı kaldı bakışları bir müddet. Ne ihtişamdı bu ya Rabbi ne sadelikti ne yalınlıktı! Büyük olduğu kadar da şık bir kubbenin arkasında, adeta Yunus’un şeyhi Taptuk Emre karşısındaki el pençe bağlamış edebiyle duruşunu andıran; öndekiler uzun arkadakiler daha kısa, birbirinden zarif dört minare... Yalınlığın ihtişamı da tadına doyulmazdı gerçekten. Ertesi gün Cuma’ydı, Süleymaniye’ye gitmeliydi Cuma namazına. Gönlü lezzetlenmeliydi. Büyük Itri’nin tekbirine bayıldığını hatırladı: Allahü ekber, Allahü ekber… Taşa adeta hayat veren, ruh veren Sinan’ın Süleymaniye’sine doyamıyordu. Üç beş yakın arkadaşını daha davet etmeliydi. Cuma çıkışı onlara harika lezzetiyle birer tabak kuru fasulye ikram etmeliydi cami karşısındaki salaş lokantalardan birinde. Zira Süleymaniye’nin kuru fasulyesi de hâlden anlayanlar için, cami kadar aranan bir lezzetti. Estetikle ruhun, mimari lezzetle ile damak zevkinin, yakın akraba olabileceğini düşünüyordu şimdi de. Annesinin yaptığı enfes sarmalar geldi aklına. Evet, yarın Süleymaniye’de kılacağı Cuma namazından sonra, Adapazarı’na koşmalı, şehrine, babasının şefkatli bakışlarına, anneciğinin kollarına sığınmalıydı. İhya’ya döndü yeniden. Gazali dedi içinden. Gazali ile Ebu Hanife olmasa bu din, bu medeniyet zor ayakta kalırdı bin dört yüz yıl. İhya’sız ve El-İhtiyar’sız bir hayat düşünemiyorum. Her Müslüman genç bu iki kitabı mutlaka okumalı. Bu iki büyüğü okuyup anlamadan hayatı da, insanı da, dünyayı da anlamak zor, dedi. Gazali’nin her biri ayrı bir hikmet kokan satırlarının arasında yürüdü gitti.” Evet, beş arşiv cümlesinden yola çıkarak, bir hikâye paragrafı çıkarttım. O beş cümleyi kullandım esasında. Hangisi daha okunur oldu? Yorumu okurlarımıza bırakıyorum. Benim tarzım, tercihim, üslubum bu. Kuru, ruhsuz, belge tadı yerine bir hikâye lezzeti... Kendimce doğru yaptığımı düşünüyorum. Umarım bu örnek, sorunuza açıklayıcı bir cevap olmuştur, Tuba Hocam.
Edebiyat dünyasından pek çok renkle, usta isimle yakın dostluklar kurdunuz. Tanıdığınız, sohbetinde bulunduğunuz o büyük ustalardan zihninize kazınan en unutulmaz nükte veya nasihat neydi? Öncelikle her şey kendiliğinden oldu. Böyle bir çevrem olsun diye hesap yapmadım, gayret etmedim, çabalamadım. Bir kamu kurumunda sekiz yıl kültür müdürlüğü, beş yıl kültür dairesi başkanlığı, yaklaşık dört yıl da vali kültür-sanat danışmanlığı yapmış olmam, dört ayrı edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlenmem, on iki ayrı şehirde ve Balkanlarda akademiler düzenlemiş olmam, doğal olarak bana, birçok şair yazar sanatçıyla tanışıklık ve dostluk imkânı sağladı. Bu kırk yıla varan dostluklar, onları hiç istismar etmememle sürdürülebildi diye düşünüyorum. D. Mehmet Doğan’dan Cahit Koytak’a, Hüseyin Su’dan Necip Tosun’a, Nurullah Genç’ten Güray Süngü’ye, Neşet Ertaş’tan Orhan Hakalmaz’a, Bestekâr Âmir Ateş’ten şarkı sözü yazarı Halit Çelikoğlu’na, Ressam İsmet Yedikardeş’ten Türk fotoğraf sanatının duayeni İbrahim Zaman’a, Tiyatrocu Zihni Göktay’dan Seksenler’in Pastacı Sami’si Berat Yenilmez’e… Evet, Rabbime şükürler olsun, Türk edebiyatının ve sanatının yüz değerinden en az yarısı benim dostumdur, doğru tespit etmişsiniz. Ama doğal dostluk bunlar, kendiliğinden gelişen ahbaplıklar. Tabii ki her biriyle beşer onar, toplamda yüzlerce ilginç nükte ve hatıralar mevcut. İnşallah, bir kitapta toplamak istiyorum, onları. Aralarından birisini seçip aktarmak konusunda kararsızım… Hadi Cahit Koytak’la ilgili olanı anlatayım: Geçen sene bayramda, Türk edebiyatının -bana göre- yaşayan üç efsane şairinden birisi olan (diğer ikisi İsmet Özel ve Hilmi Yavuz’dur diye düşünüyorum) Cahit Koytak ağabeyimi aradım. Hâl hatırdan sonra, ne düşünüyorum Fahri’ciğim, biliyor musun? Dedi. Bilmiyorum ağabey, diye cevap verdim. O devam etti: İstanbul’dan yola çıkıp şehirlere hiç ama hiç uğramadan; köy köy hane hane konaklayarak, ta Van’a, oradan İran’a, Türkmenistan’a, Kore’ye Japonya’ya, sonra Amerika kıtasına, oradan Avrupa’ya, Afrika’ya… sadece bozulmamış, iyi insanların hikâyelerini dinlemek istiyorum. Ama yaşım yetmiş beş. Geç kaldım. Yaşım elli olsa, hiç düşünmeden uygulardım! Bir cümle de Neşet Ertaş merhumdan. 2006’da söyleşi yapmıştım da orada söylemişti: Türküler yalan söylemez!
Portreleriniz sadece bireysel anlatılar değil, aynı zamanda Anadolu’nun ve kültür coğrafyamızın birer toplumsal haritası. Bu haritayı çizerken şehirlerin, mekânların ve mimarinin insan ruhuna etkisini nasıl okuyorsunuz? Bu bağlamda genç kalemlere, edebiyata özellikle portre ve biyografi türüne merak saranlar için neler söylersiniz? Ayrıca hemen sırası gelmişken de sormak isterim genç portre ya da biyografi yazarlarını takip ediyor musunuz? Şehirlerin ruhu var, evet. Ben şehirleri, yerin altındaki veya yaşayan insanlarıyla seviyorum. Mekânlar da beni insanları kadar etkiliyor. Diğer sorunuza gelince: Yaşımız 65+ oldu. Huysuz ihtiyarlık edip genç yeteneklere akıldanelik etmek istemem. Önerilerime gelince; kendilerinde portre yeteneği olup olmadığını, öncelikle bir ustaya gösterip netleştirsinler. Olumlu cevap gelmişse, Türk portre edebiyatının otuz yazarının altmış kitabını, mutlaka edinip okumaya, alanı ve ustaları yakından tanımaya çalışsınlar. Hele hele Cemal Süreya, Mehmet Aycı, Yusuf Ziya Ortaç, Fahri Tuna, Alper Görmüş ve Muaz Ergü gibi alanın ustalarını mutlaka, en ince detay ve defterlerce not almalara kadar okusunlar, analiz etsinler. (Bilhassa yaşayan en iyimiz olan Mehmet Aycı’nın portrelerini çok yakın takibe alsınlar.) Sabırla, her gün iyi, düzeyli en az bir portre okuyarak, dolmaya, kendilerini geliştirmeye çalışsınlar. Yazmakta, yayınlamakta acele etmesinler. Söylediğim altı ustanın dördü yaşıyor. Birisiyle iletişime geçip yazıklarını mutlaka eleştirtsinler. Hiç kimseyi taklit etmesinler; kendi üsluplarını, kendi renkleri ve kokularını bulmaya çalışsınlar. Bol şiir okusunlar. Ama düzeyli, kaliteli şiirleri. Zira portre, güçlü ve doğru gözlem kadar, şiirsel ve imgesel anlatımdır da. Beş ile on yıl içinde ne kadar geliştiklerini görecekler. Genç portrecileri takip edip etmediğime gelince. Ülke genelinde Edirne’den Van’a, Manisa’dan Mersin’e, Mardin’den İstanbul’a, İzmit’ten Bolu’ya… on iki şehirde 81 ayrı portre atölyesinde haftalarca yazarlık dersi vermiş birisi olarak söyleyeyim: Çok yetenekli portre yazarı adaylarımız var. Elden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Önemli bir bölümü öğrencilerim zaten. Aşağıdan çok iyi gençler geliyor. Türk portre edebiyatının geleceği-bence- emin ellerde. Müsterih olalım.
Bunca yıllık edebiyat yolculuğu, kaleme alınan yüzlerce hayat ve biriktirilen binlerce anıdan sonra; Fahri Tuna için güzel yaşamak ve hoş bir sadâ bırakmak ne anlama geliyor? Kırk yıllık yazarlık hayatımda, yüzün üzerinde şehir portresi, dört yüze yakın insan portresi, yirmi dört kitap yayını… Üstelik yoğun bir bürokratik ve sivil toplum kuruluşlarında görevlere rağmen. Sadece şükür makamındayım. Rabbimin nasip ettiği yeteneğimin karşılığını topluma (ümmete de diyebiliriz) bir nebze ödeyebilmişsem, iyilerin sevdirilmesi, iyiliğin yaygınlaştırılması konusunda biraz katkım olabilmişse kendimi bahtiyar sayarım. Fahri Tuna olarak hoş bir sadâ bırakıp bırakmadığımın ölçüsünü ve neticesini ben söyleyemem. Ömrümüz daha ne kadar, Allah’tan başka bilen yok. Kalan ömrümde Yesevî’den Sarı Saltuk’a, Yunus’tan Şeyh Edebalı’ya, Hacı Bayram Veli’den Hacı Bektaş Veli’ye, Dadaloğlu’ndan Karacaoğlan’a, Âşık Veysel’den Neşet Ertaş’a… Bizi Biz Yapan Portreler’i yazmak istiyorum. Amacım, Türkçeyle Anadolu ve Rumeli’yi mayalayan bu güzel insanlara bir nebze vefa gösterebilmek. Nasip diyelim. Görelim Mevla’m neyler / Neylerse güzel eyler. Özetle, hoş sadâ bırakmak, -inşallah- Bizi Biz Yapan Portreler tamamlanınca, daha bir mümkün olabilecektir, diye düşünüyorum.
Kitaphaber.com, 15.09.2026







Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi