İLAHİ MESAJLAR NE DİYOR, BİZ NE YAPIYORUZ!?

ZUHRUF SURESİ, 54. AYET: Firavun için şöyle denir: “Kavmini küçümsedi/hafife aldı; onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.”

Bu ayetin ağırlığı yalnızca Firavun’un üzerinde değildir. Bir kısmı da toplumun üzerindedir. Çünkü zulüm yalnızca zalimin gücüyle yaşamaz. Bazen sorgulamayanların itaatiyle de büyür. Lideri eleştirmemek…Her yaptığında bir hikmet aramak… Yanlışını bile savunmak… Gerçeği lidere göre değiştirmek…

Bunlar İMAN değildir. Bunlar SİYASİ bağlılıktır. Ve ikisini birbirine karıştırdığınız anda… Siyaset kutsallaşır. İktidar sorgulanamaz hâle gelir. Oysa hiçbir siyasetçi kutsal değildir. Hiçbir iktidar sorgulanamaz değildir. Hiçbir lidere bağlılık, insanın vicdanından daha değerli değildir.

ŞURA SURESİ, 38. AYET: “Onların işleri, aralarında danışma iledir.”

ÂL-İ İMRAN SURESİ, 159. AYET: “İş konusunda onlarla istişare et.”

BAKARA SURESİ, 205. AYET: “İş başına geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır…”

Buradaki ifade son derece çarpıcıdır. İş başına geçtiğinde. Çünkü insanın gerçek ahlakı bazen güce ulaştığında ortaya çıkar. Muhalefette güzel konuşmak kolaydır. Yetkisizken adalet istemek kolaydır. Mazlumken hukuk istemek kolaydır.

Asıl imtihan, Gücü ele geçirdiğinizde başlar. Elinizde devlet varsa, bütçe varsa, polis varsa, bürokrasi varsa, atama yetkisi varsa, ihale yetkisi varsa ve bütün bunlara rağmen adaletli kalabiliyorsanız, işte ahlak o zaman anlam kazanır. Çünkü gücünüz yetmediği için haksızlık yapmamak başka şeydir. Gücünüz yettiği hâlde haksızlık yapmamayı seçmek başka şey.

BAKARA SURESİ, 188. AYET: “Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin…”

Üstelik ayet bununla yetinmez. İnsanların mallarından haksız biçimde pay almak için hüküm ve yönetim makamlarının kullanılmasına da dikkat çeker.

Bugünün dünyasına tercüme edin: Kamu gücü, para, nüfuz, haksız kazanç ve bunların birbirine karışması.

Şimdi yeniden soralım: Madem siyasette din istiyoruz, kamu malı konusunda ne kadar dindarız? Çünkü dindarlık yalnızca sofraya otururken “helal” aramak değildir İhalede de helali aramaktır. Kamunun bir kuruşunda da helali aramaktır. Devletin kasasında da helali aramaktır.

NİSA SURESİ, 58. AYET:Emanetleri ehline verin.” Ne kadar kısa. Ve ne kadar ağır.

Bugünün diliyle söylersek: Liyakat. Devlet makamı ganimet değildir. Kamu görevi ödül değildir. İhale sadakat bedeli değildir. Bürokrasi parti teşkilatı değildir. Bir insan bize yakın olduğu için değil, o işi yapabilecek ehliyete sahip olduğu için görevlendirilir.

Madem dindar yönetim istiyoruz, sorun bakalım: Emaneti gerçekten ehline mi verdik? Yoksa ehliyetin yerini sadakat mi aldı?

MAİDE SURESİ, 8. AYET: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun.”

Dikkat edin. “Bizden olanlara adaletli davranın” demiyor. “Size oy verenlere adaletli davranın” demiyor. “Sevdiklerinize adaletli davranın” demiyor. Kin duyduğunuza karşı bile adaleti terk etmeyin diyor.

Şimdi sorun kendinize: Siyasi rakibiniz söz konusu olduğunda da aynı adaleti savunuyor musunuz? Sevmediğiniz biri hakkında bir yargı kararı verildiğinde de hukuk diyebiliyor musunuz? Yoksa adalet sizin için yalnızca kendi mahallenize dokunulduğunda hatırlanan bir kelime mi? Çünkü ölçü açık: Kin bile adaletsizliğin mazereti değildir.

NİSA SURESİ, 135. AYETİ AÇIN: “Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.”

İşte imtihan burada zorlaşıyor. Çünkü adalet, yalnızca rakibinin yanlışını söylemek değildir. Asıl adalet, Kendi tarafının yanlışını söyleyebilmektir. Kendi partilinin, kendi yöneticinin, kendi arkadaşının, hatta gerektiğinde kendinin karşısında durabilmektir.

Peki yapabiliyor muyuz? Yolsuzluğu yapan karşı mahalledense öfkelenip kendi mahallemizdense susuyor muyuz? Hukuksuzluk rakibimize yapılınca alkışlayıp bize yapılınca “adalet” diye bağırıyor muyuz?

Öyleyse mesele DİNDARLIK değildir. Mesele TARAFGİRLİKTİR. Çünkü Kur’an bize rakibimizin ahlakını değil, önce kendi ahlakımızı sınatıyor.

EN'AM, 50: De ki: “Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”

Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz: “Yöneticiler ne kadar dindar?”

Oysa bir toplum açısından daha önemli soru şudur: “Yönetim ne kadar adil?”

Çünkü Kur’an iktidarlara kutsallık vermiyor. Tam tersine, iktidarları ahlakın önünde imtihana sokuyor.

O hâlde bir daha, “Bizi dindarlar yönetsin” dediğimizde önce şu soruyu soralım:

“Dindarlık iktidara gelmenin gerekçesi mi olacak, yoksa iktidardayken uyulacak ahlaki ölçü mü?”

Çünkü birincisi DİNİ SİYASETİN ARACI yapar. İkincisi ise SİYASETİ AHLAKIN DENETİMİNE sokar. Aradaki fark, bir ülkenin kaderi kadar büyüktür.

Madem dindar yönetim istiyoruz, hadi buyurun, test burada.

Kur’an’dan. Cevaplar ise camide değil…

İktidar pratiğimizde; Ayetler ortada, ayna karşınızda. Şimdi başkalarının imanını değil, kendi iktidar ahlakımızı test edelim.

Madem dindar yönetim istiyoruz. Buyurun.

Abdestinizi sormuyoruz, Namazınızı saymıyoruz, Orucunuzu ölçmüyoruz, Kimsenin imanını da sorgulamıyoruz. Çünkü onların hesabı İNSANLA ALLAH ARASINDADIR.

Biz başka şeyler soruyoruz: Adaletli misiniz? Emaneti ehline veriyor musunuz? Kamu malını koruyor musunuz? Kendi yakınınızın yanlışına karşı çıkabiliyor musunuz?

Rakibinizin hakkını savunabiliyor musunuz? İstişare ediyor musunuz? Eleştiriye tahammül ediyor musunuz? Gücü ele geçirdiğinizde hukuka bağlı kalabiliyor musunuz? Toplumu küçümsemekten ve sorgusuz itaat beklemekten kaçınıyor musunuz?

Çünkü dindar yönetim iddiasında bulunuyorsak, Dindarlığın imtihanını yalnızca camide veremeyiz.

Devletin kasasında vereceğiz. Mahkeme salonunda vereceğiz. İhale masasında vereceğiz. Atama yaparken vereceğiz. Rakibimizin hakkını korurken vereceğiz. Gücümüzün yettiği insana haksızlık yapmamayı seçtiğimiz anda vereceğiz.

Çünkü; Camide ön safta durmakla, adaletin ön safında durmak aynı şey değildir.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ