Bir zamanlar büyüklerin küçülen kıyafetleri, küçüklerin bayramlıkları olurdu. Bir gömlek birkaç kardeşin sırtından geçer, bir ayakkabı eskimeden yenisi alınmaz, evdeki eşya yıllarca kullanılırdı. Çünkü eşyanın bir değeri vardı. Sadece maddi değeri değil; emeğin, alın terinin, paranın ve nimetin değeri vardı. Eskiden bir eşyanın eskimesi ayıp değildi. Aksine, kullanılmış olması onun değerini gösterirdi. Bir mobilyanın üzerinde yılların izleri olurdu. Bir elbisenin üzerinde hatıralar birikirdi. Bir eşya bozulduğunda hemen çöpe atılmaz, tamir edilirdi. Çünkü insanlar eşyanın fiyatından önce kıymetini bilirlerdi. Bugün ise tamir etmek yerine değiştirmek daha kolay geliyor. Korumak yerine yenilemek. Paylaşmak yerine yenisini almak. Kanaat etmek yerine daha fazlasını istemek. İşte şimdi yaşadığımız hayatın kısa israf özeti bu.
Şimdi ise bambaşka bir dünyada yaşıyoruz.
Bir mevsim giyilen kıyafetler, ertesi mevsim dolabın en arkasına atılıyor. Daha eskimemiş elbiselerin yerine yenileri alınıyor. Dolaplar büyüyor, odalar küçülüyor, evler eşya ile doluyor ama nedense insanın içindeki tatmin duygusu bir türlü büyümüyor. Tam tersine, daha fazlasını istiyoruz.
Sonbahara girdiğimiz şu günlerde bunu özellikle kıyafetler üzerinden daha fazla göreceğiz. Yazlıklar kaldırılacak, kışlıklar çıkarılacak. Dolapların önünde yeni bir hesap başlayacak.
“Geçen seneki mont artık eski.” “Şu kazak bu yıl moda değil.” “Bunun farklı rengi de olsa iyi olur.” “Arkadaşım aldı, ben de alayım.”
İşte belki de asıl mesele tam burada başlıyor. “O aldı, ben de alayım.” Bu cümle, çağımızın tüketim anlayışını anlatan en kısa cümlelerden biri hâline geldi. Komşumuz alıyor, biz de alıyoruz. Arkadaşımız değiştiriyor, biz de değiştiriyoruz. Bir başkasının telefonunu görüyoruz, bizimki çalışıyor olsa bile yenisini istiyoruz. Bir evin mobilyası değişiyor, bizimki sağlam olduğu hâlde gözümüze eski görünmeye başlıyor. Mevcut arabamız bütün ihtiyacımızı karşıladığı hâlde kendimizi eksik hissediyor daha yükseğini almak için gerekirse borca giriyoruz. Bütün bunların sonunda farkına varmadan bir yarışın içine giriyoruz.
Kimin daha çok tükettiğinin, kimin daha yeniye sahip olduğunun, kimin daha pahalı giyindiğinin yarışına...Peki, bu yarışın kazananı kim? Aslında çoğu zaman kimse kazanmıyor. Çünkü tüketim arttıkça ihtiyaçlarımız bitmiyor, tam tersine çoğalıyor. Bir şeyi aldığımızda kısa süreli bir mutluluk yaşıyoruz. Sonra yenisi çıkıyor. Bu kez onu istiyoruz. Ona sahip olduğumuzda bir başkası ortaya çıkıyor. Böylece insan, sahip olduklarının mutluluğunu yaşamak yerine sahip olmadıklarının peşinden koşmaya başlıyor.
İşte buna tüketirken tükenmek diyorum.
Çünkü insan sadece parasını tüketmiyor. Zamanını tüketiyor. Emeğini tüketiyor. Enerjisini tüketiyor. En önemlisi de kanaat duygusunu ve huzurunu tüketiyor.
Bugün ekonomik sıkıntılardan, hayat pahalılığından, geçim derdinden hepimiz söz ediyoruz. Elbette içinde bulunduğumuz ekonomik şartların insanları zorladığı bir gerçek. Son yıllarda belki de yaşamadığımız kadar ekonomik dar boğazdan geçiyoruz. Ama bütün bunların yanında kendimize de dürüstçe bazı sorular sormamız gerekiyor.
Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi gereksiz alışveriş yapıyoruz? Yoksa başkasında gördüğümüz için mi? Gerçekten eskidiği için mi değiştiriyoruz? Yoksa yenisi çıktığı için mi? Gerçekten kullanacağımız için mi satın alıyoruz? Yoksa çevremize “Benim de var” diyebilmek için mi?
İhtiyaçla arzu arasındaki çizgiyi kaybettiğimiz zaman, tüketim artık hayatımızı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıyor; hayatımızı yöneten bir güce dönüşüyor.
Üstelik bunun sadece ekonomik değil, ahlaki bir tarafı da var. Çünkü israf, sadece sofrada artan yemeği çöpe atmak değildir. İhtiyacımız olmadığı hâlde aldığımız her şeyde israfın bir tarafı vardır. Kullanılabilecek bir eşyayı sırf modası geçti diye atmakta israftır. Üstelik bu alışkanlıklarımız çocuklarımızı da etkiliyor. Onlara “Kanaatkâr olun” diyoruz ama evde sürekli yenisini alıyoruz. “İsraf etmeyin” diyoruz ama kullanılabilir eşyaları çöpe atıyoruz. “Şükredin” diyoruz ama sahip olduklarımızdan çok sahip olamadıklarımızı konuşuyoruz. Çocuklarımız bizim söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor. Dolayısıyla mesele sadece bir gömlek, bir ayakkabı ya da bir telefon meselesi değil. Mesele bir hayat anlayışı meselesi. Biz ne kadarına sahip olursak olalım, daha fazlasını istemeye devam mı edeceğiz? Yoksa elimizdekilerin kıymetini bilmeyi yeniden mi öğreneceğiz?
Korumayı, Paylaşmayı, kanaat etmeyi yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bunu da sadece ekonomik sebeplerden dolayı değil gerçekten israftan kaçınıp hayatımızı disiplin altına almak için yapmalıyız.
Her yeni olan, daha değerli değildir. Bazen eski bir eşyanın içinde yılların hatırası vardır. Bazen bir gömleğin üzerinde bir babanın alın teri, bir annenin emeği, bir çocuğun bayram sevinci vardır. Bazen bir eşyanın değeri, mağazadaki fiyat etiketinde değil, hayatımızdaki hatırasında saklıdır.
Sonbahara girerken dolaplarımızı yeniden düzenleyeceğiz. Ben diyorum ki, bu kez sadece kıyafetlerimizi değil, tüketim alışkanlıklarımızı da gözden geçirelim. Dolabımızda hiç giymediğimiz kaç parça var? Evimizde kullanmadığımız kaç eşya duruyor? Sırf yenisi çıktı diye değiştirmeyi düşündüğümüz kaç şey var?
Eşyalarımız çoğalırken değerlerimiz azalmasın. Dolaplarımız yenilenirken kanaatimiz eskimesin. Harcamalarımız artarken şükrümüz eksilmesin. Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduğumuz şeylerin çokluğu değil; sahip olduklarımızın kıymetini bilebilmektir. Ve en önemlisi... Gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyler için ne kadar para, zaman ve emek harcıyoruz? Belki bu soruların cevapları bize çok şey anlatacak. Çünkü mesele az tüketmek değil. Bilinçli tüketmek ve ihtiyaç kadar almak. Eşyaya sahip olmak ama eşyanın bize sahip olmasına izin vermemek. Çocuklarımıza daha çok tüketmeyi değil, paylaşmayı öğretmek. Daha yenisini istemekten önce elimizdekine şükretmeyi bilmek. Dünya bize sınırsız bir tüketim alanı olarak bırakılmadı. Bizden önce yaşayanların da hakkı vardı, bizden sonra geleceklerin de hakkı var. Bugün sırf modası geçti diye çöpe attığımız her eşya, aslında geleceğe bıraktığımız yükün bir parçası. Öyleyse gelin, bu sonbaharda bakış açımızı yenileyelim. Daha çok tüketmenin daha mutlu etmek anlamına gelmediğini hatırlayalım. Çünkü insanın evi eşyayla, dolabı kıyafetle, garajı arabayla dolabilir, ama gönlü hâlâ boş kalabilir. Ve belki de çağımızın en büyük imtihanlarından biri tam da budur.
Tüketirken tükenmemek.