Aynaya Bakmadan Suçlu Aramak !
Bir toplum çürümeye başladığında ilk yaptığı şey, kendine bir GÜNAH KEÇİSİ bulmaktır. ÇÜNKÜ SUÇLUYU DIŞARIDA ARAMAK, AYNAYA BAKMAKTAN ÇOK DAHA KOLAYDIR.
Bugün Türkiye'de ahlaki çöküntüden söz eden herkesin dilinde aynı nakarat: "Bu kadar cami var, bu kadar imam var, bu kadar ilahiyat fakültesi var; toplum neden böyle?" Bu soru, ilk bakışta masum bir sorgulama gibi görünse de aslında büyük bir aldatmacanın, dev bir sorumluluk kaçışının cilalanmış halidir.
Gelin bu soruyu tersinden soralım: “Bu kadar meyhane, bu kadar bar, bu kadar gece kulübü, bu kadar kumarhane niteliğindeki mekân, bu kadar müstehcen yayın varken toplum neden hâlâ ayakta?” Asıl mucize budur. Çünkü rakamlar acımasızdır: Bir insanın hayatında caminin kapladığı süre, haftada belki bir Cuma hutbesi kadardır; yani yirmi dakika. Aynı insanın ekran karşısında, sosyal medyada, dizilerin büyülü dünyasında geçirdiği süre ise günde beş-altı saati bulmaktadır. Şimdi insaf ile düşünelim: “Haftada yirmi dakikalık bir hutbe mi insanı şekillendirir, yoksa haftada kırk saatlik bir bombardıman mı?”
Televizyonu açın. Ekrana gelen dizilerin kaçında “sadakat, dürüstlük, kul hakkı, mertlik, hanımefendilik anlatılıyor?” Neredeyse hiçbirinde. Buna karşılık “aldatma, entrika, servet hırsı, intikam, gayrimeşru ilişkiler ve şiddet, senaryoların ana damarı haline gelmiş durumda.” İzleyici, aldatan karakterle empati kurmaya, hırsızlık yapan kahramanı alkışlamaya, entrikayı zekâ sanmaya alıştırılıyor. Bu, açık bir toplum mühendisliğidir ve yıllardır sürmektedir. Sonra dönüp mahalledeki imama soruyoruz: "Sen ne iş yaparsın, toplum niye bozuldu?"
GÜNDÜZ KUŞAĞI programları ayrı bir FACİA. Aile bağlarını güçlendirmesi beklenen saatlerde ekranlar, ailelerin nasıl dağıldığının canlı yayın tiyatrosuna dönüşmüş vaziyette. “Mahremiyetin paramparça edildiği, insanların en özel meselelerinin milyonların önünde teşhir edildiği bu programlar, utanma duygusunu topluca yok etti. Utanmanın öldüğü yerde ise hiçbir ahlak dersi tutunamaz. İmamın minberde anlattığı hayâ, aynı akşam ekranda kahkahayla çiğneniyor.”
SOSYAL BASINA gelelim. “Milyonlarca gencin cebinde, günde saatlerce baktığı ekranlarda ne akıyor? Otuz saniyelik videolarla lüks hayat özentisi, kolay yoldan zenginlik hayali, bedenin metalaştırılması, alay kültürü, linç ahlakı ve sınırsız bir teşhircilik.”
Algoritmaların tek derdi var: Dikkatinizi çalmak. Dikkat çalmanın en kestirme yolu da nefse en çok hitap eden içeriktir; yani “şehvet, öfke ve haset.” Bu makinenin karşısına haftada bir vaaz koyup sonra "din eğitimi işe yaramıyor" demek, SELE KARŞI ÇAY KAŞIĞI İLE MÜCADELE EDEN ADAMI BOĞULMAKTAN SORUMLU TUTMAYA BENZER.
Kitaplıklarımıza bakalım. Kaç evde erdemi, sadakati, kul hakkını, edebi anlatan eserler var? Çok satanlar listeleri ortada: Kişisel çıkarı kutsayan motivasyon kitapları, kısa yoldan zengin olma reçeteleri ve nefsi okşayan romanlar. Toplum ne okuyorsa o olur. Okumadığı şeyin yokluğundan da imamları sorumlu tutamaz.
Peki DİN GÖREVLİLERİ, İLAHİYAT FAKÜLTELERİ, İMAM HATİPLER HİÇ Mİ KUSURSUZ? Elbette değil. Onların da özeleştiri yapması, çağın diline daha iyi hâkim olması, kürsüden inip hayatın içine karışması gerekiyor.
Ancak burada temel bir adalet meselesi var: Bir kurumun etkisini ölçerken ona ayrılan zamana, imkâna ve toplumsal ilgiye bakmak zorundasınız. Cuma hutbesini dinlerken bile aklı telefonunda olan, çocuğunu Kur'an kursuna göndermeyi "yobazlık" sayan, ama aynı çocuğun eline sekiz yaşında sınırsız internet erişimli telefon tutuşturan bir toplum, ahlaki çöküşün faturasını din adamlarına kesemez. Bu, hem matematiğe hem vicdana aykırıdır.
Sayılara bir kez daha bakalım. Evet, doksan bin cami var; ama bu camilerin cemaati, aynı saatlerde eğlence mekânlarını, kumar sitelerini, bahis bürolarını dolduranların yanında bir avuçtur. Evet, yüz civarında ilahiyat fakültesi var; ama bu fakültelerin toplam öğrenci sayısı, tek bir müstehcen platformun bir günlük Türkiye trafiğinin yanında devede kulak kalır. Terazinin bir kefesine haftada yirmi dakikalık hutbeyi, diğer kefesine yedi gün yirmi dört saat işleyen ifsat makinesini koyun; sonra hangi kefenin ağır bastığına şaşırdığınızı söyleyin. Bu şaşkınlık ya cehalettir ya da kasıttır.
Asıl mesele şudur: Toplum bir bütündür. “Ahlak, sadece camide üretilip dağıtılan bir mal değildir. Ahlakı ekran üretir, sokak üretir, okul üretir, aile üretir, siyaset üretir, sanat üretir, ticaret üretir. Kul hakkı yiyen siyasetçi, hile yapan esnaf, yalanı normalleştiren medya, şöhret uğruna her değeri satan sanatçı, gerçeği makama kurban eden akademisyen — bunların hepsi bu çöküşün ortağıdır. Suç ortak işlenmişse, ceza kürsüsüne tek bir zümreyi çıkarmak adaletsizliğin ta kendisidir.”
Din adamlarını topa tutanların bir kısmı iyi niyetlidir; gerçekten toplumun düzelmesini ister ve çareyi yine dinden bekler. Onlara sözümüz yok; eleştirileri, yapıcı olduğu ölçüde başımızın üstünedir. Ama bir kısmı vardır ki derdi ıslah değil, itibarsızlaştırmadır. Camiyi, imamı, ilahiyatı başarısız gösterirse, kendi savunduğu hayat tarzının çürüklüğünü örteceğini sanır. "Bak, din de işe yaramıyor" diyerek kendi mesuliyetinden sıyrılmaya çalışır. “Oysa işe yaramayan din değil; dine ayrılan yirmi dakikayı, nefse ayrılan kırk saatle boğan düzendir.”
ÇÖZÜM MÜ? Çözüm, önce herkesin kendi payına düşen suçu itiraf etmesidir. Evindeki televizyonun ne yaydığına bakmayan baba, çocuğunun telefonunda ne döndüğünü bilmeyen anne, reyting uğruna aileyi dinamitleyen yapımcı, tıklanma uğruna müstehcenliği pazarlayan fenomen, oy uğruna doğruyu eğip büken siyasetçi — hepimiz sanık sandalyesindeyiz. Kimse "ben masumum, suçlu hoca" diyerek bu mahkemeden kaçamaz.
“Bir toplumu yirmi dakikalık hutbe kurtaramaz; ama kırk saatlik zehir batırır.” Zehri içmeye devam edip panzehrin azlığından şikâyet etmek, hastalığın değil hastanın tercihi meselesidir. Suçlu arıyorsanız, uzağa gitmeyin: “Aynadaki adam, kumandayı tutan el, ekranı kaydıran parmak — işte oradadır. Camiye taş atmadan önce, kendi evinizin camından içeri bir bakın.”(G.Dihkan) 19.08.2026
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ