KAMU HAKKI: HELALLİĞİ EN ZOR OLAN, KUL HAKKIDIR.
KUTLU DAVA, KUL HAKKINI HELAL ETMEZ!
İslam ahlakının en hassas olduğu konulardan biri de kul hakkıdır.
Allah’ın, kendi hakkı olan günahları affedebileceği, ancak kul hakkını, hak sahibi hakkını helal etmedikçe bağışlamayacağı inancı İslam’ın temel doktrinlerindendir.
Geleneksel dindarlık anlayışında kul hakkı genellikle bireysel ilişkiler üzerinden okunur: Birinin parasını çalmak, gıybetini yapmak veya kalbini kırmak gibi...
ANCAK ASIL BÜYÜK VE TELAFİSİ İMKANSIZ KUL HAKKI, KAMUSAL ALANDA İŞLENEN VE MİLYONLARCA İNSANI AYNI ANDA MAĞDUR EDEN YAPISAL GÜNAHLARDIR.
Bir devlet görevlisinin rüşvet alması,
Bir siyasetçinin kamu kaynaklarını usulsüz harcaması,
Bir bürokratın hak etmeyen birine makam vermesi bireysel bir günah değildir.
Bu, o ülkede yaşayan, vergi veren milyonlarca insanın hakkına girmektir.
Haksız ihaleler yüzünden fahiş fiyatlarla yapılan yolların, köprülerin, hastanelerin maliyeti, bu ülkenin fakir halkının sırtına vergi olarak yüklenmektedir (HAKSIZ İHALE İLE YAPILMIŞSA!)
Kamudan çalınan her kuruş;
Asgari ücretlinin sofrasından eksilen ekmek,
Bir emeklinin alamadığı ilaç,
Bir gencin bulamadığı istihdam,
Yurt bulamadığı için sokakta kalan bir öğrencinin gözyaşıdır.
Bireysel olarak helallik almak mümkündür; peki, sistemik yolsuzluklarla hakkı gasp edilen 85 milyon insanın helalliği mahşer gününde nasıl alınacaktır? Bu sorunun cevabı, din dilini hoyratça kullananların vicdanlarında derin bir sağırlıkla geçiştirilmektedir.
Bu yozlaşmanın panzehiri şeffaflık ve hesap verilebilirliktir.
Hz. Ebubekir, halife seçildiğinde halka hitaben yaptığı ilk konuşmada, ‘Doğru davrandığım sürece bana yardım edin, eğrilirsem beni düzeltin’ diyerek en yüksek düzeyde hesap verilebilirlik örneği sergilemiştir.
Hz. Ömer, cuma hutbesinde üzerindeki elbisenin hesabını soran sıradan bir vatandaşı susturmamış, aksine memnuniyetle dinlemiş ve cevabını vermiştir.
Bugün ise kendilerini bu büyük zatların varisleri olarak gören idareciler, siyasetçiler ve cemaat liderleri, her türlü denetimden, şeffaflıktan ve hukuki hesap verebilirlikten köşe bucak kaçmaktadırlar.
‘Kutlu dava’, ‘ümmetin maslahatı’, ‘devletin bekası’ gibi ulvi kavramlar, yolsuzlukların, hırsızlıkların ve hukuksuzlukların üzerine örtülen birer zırh haline getirilmiştir.
Hesap verilebilirlikten kaçan bir yönetim ve toplum yapısında ise, adaletin yerini zulüm, refahın yerini ise sefalet alır. (G. Dihkan )
DİPNOT: 40 Yıla yakın kamu hayatımda, Kamu hakkının fütursuzca ihlal edildiğini, makam uğruna, koltuğu korumak ve daha büyük koltuklara ulaşmak için kamu idarecilerinin ne büyük kamu hakkına girdiklerini, ihalelerde yolsuzlukların yanında, işi alan yüklenicilerin daha fazla kar etmek ya da zararı asgariye indirmek için malzemeden, işçilik, sağlamlık, estetik ve kaliteden ne büyük koparmalar yaptıklarını, kamu görevlilerinin kamu malını nasıl israf edebildiklerini,
Bunlara direnenlerin ise, “GEÇİMSİZ, RİJİT, UYUMSUZ” yaftaları ile mobing, sürgün ve yükselmeme ile cezalandırıldıklarını yaşayarak gördüm, yaşadım, çilesini çektim.
En acı olanı da, kamu hakkını yemeye gelince, her görüşten insan ekseriyetle aynileşmekte (istisnalar elbette müstesna ve çok az), haram ve helal rafa kaldırılmakta, görmezden gelinmekte, bireysel kul haklarını kısmen de olsa önemseyenlerin, kamu hakkında bu hassasiyeti göstermediklerini, sanki kamuda meşru imiş gibi hareket ettiklerini görmem olmuş,
“BU YAPTIKLARINIZ İSLAM’IN, KUR’AN’NIN NERESİNDE YAZIYOR, GÖSTERİN BEN DE YAPAYIM” sorusunu defaatle sormuş, ya hiç cevap alamamış ya da hülle cevaplar verilmiştir.
Milyonların hakkını gasp eden “KAMU HAKKINI YİYENLER” bu hesabı nasıl verecekler?! 29.08.2026