Aynadaki Enkaz: İhanet Ettiğimiz Dava ve Büyük Emanet İle Yeniden İman İhtiyacı
Kabul etmesi ne kadar ağır olursa olsun, bugün İSLAM DÜNYASI olarak tarihin en karanlık, en ONUR KIRICI ve en ikiyüzlü dönemlerinden birinden geçiyoruz. Sayımızla, sahip olduğumuz yeraltı kaynaklarıyla, coğrafi genişliğimizle övünüp dururken; küresel ölçekte AŞAĞILANMAYA, dışlanmaya, hor görülmeye ve DÖVÜLMEYE devam ediyoruz.

Üstelik bu zilleti, kendimizi kandırmak için uydurduğumuz "dış güçler", "küresel komplolar" veya "İslam düşmanlığı" gibi mazeretlerin arkasına saklanarak meşrulaştırmaya çalışıyoruz.

Oysa asıl sorun sınırlarımızın dışında değil, tam olarak içimizde, kalplerimizde, zihinlerimizde ve eylemlerimizdedir. Biz, Allah’ın kitabında bildirdiği ve Resulullah’ın bize yaşayarak öğrettiği o DEVRİMCİ AHLAKI terk ettik. Çok açık bir gerçeği, ilahi bir yasayı unuttuk: Biz kendimizi, kendi iç dünyamızı ve ahlakımızı değiştirmeden, göklerden hakkımızdaki hüküm değişmeyecek.
Eğer bugün şartlar elverseydi, o devasa hoparlörlerden dünyadaki 2 milyar Müslümana tek bir soruyu, yüzlerine haykırarak sormak isterdim: "Biz ne yapıyoruz?" Erkeğiyle, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla dünyada NASIL BİR İSLAM TEMSİLİ ORTAYA KOYUYORUZ?

Cevap maalesef UTANÇ VERİCİDİR: Bugün yeryüzünde son derece iğrenç, karikatürize edilmiş, altı boşaltılmış ve sadece şekilden ibaret bir İslam temsilinde bulunuyoruz. Eğer bugün bir gayrimüslim, salt bizim yaşantımıza, ticaretimize, komşuluğumuza, siyasetimize veya sokaklarımıza bakarak İslam’ı tanımaya kalksa, muhtemelen bu dinden fersah fersah kaçardı. Çünkü onlara; dürüstlüğün, namusun, adaletin, merhametin ve ahlakın bayraktarlığını yapan bir vizyon sunmuyoruz. Aksine, bir gayrimüslimin İslam’la şereflenmesine vesile olabilecek o "EMİN" (güvenilir) duruşu çoktan kaybettik. Bırakın başkalarına örnek olmayı, kendi içimizde birbirimizin hakkına tecavüz etmekten çekinmeyen bir güruha dönüştük.
MÜSLÜMAN COĞRAFYALARIN bugünkü sosyolojik haritasına bir bakın. Her türlü AHLAKSIZLIK, YOLSUZLUK, ADAM KAYIRMA, LÜKS, İSRAF ve RÜŞVET sıradanlaşmış, adeta kanıksanmış durumda. İsimleri İslam ile yan yana anılan ülkeler, küresel yolsuzluk endekslerinde, gelir adaletsizliğinde, insan hakları ihlallerinde ve hukukun üstünlüğü sıralamalarında hep en diplerde yer alıyor. CAMİLERİMİZİN KUBBELERİ ALTINLA KAPLANIRKEN, hemen yanı başındaki SOKAKLARDA YOKSULLUK, cehalet ve adaletsizlik kol geziyor. “İbadetleri, ahlaki bir dönüşümün aracı olmaktan çıkarıp, işlediğimiz günahların, yediğimiz yetim haklarının ve aldığımız rüşvetlerin "kefareti" gibi gören hastalıklı bir din anlayışı geliştirdik.” İlk safta namaz kılmayı, kamu malını talan etmenin bir kalkanı haline getiren bu şizofrenik ikiyüzlülük, İslam'ın o berrak mesajına yapılmış en büyük ihanettir.
Oysa biz Müslümanların, 8 milyarlık insanlık alemi içerisinde her açıdan örnek insanlar, kutup yıldızları olması gerekmez miydi? Biz, sadece kendi dar kabilemize, kendi mezhebimize veya kendi cemaatimize değil, "âlemlere rahmet" olarak gönderilmiş bir peygamberin ümmetiyiz. Bu, devasa bir sorumluluktur. İslam, sadece Müslümanların kurtuluşu için değil, bütün insanlığın karanlıktan aydınlığa çıkması için gönderilmiş bir nizamdır. Bizim görevimiz, insanlık için göz aydınlığı olacak işler yapmaktır. ADALETİN nasıl tesis edileceğini, TABİATIN nasıl korunacağını, zenginliğin nasıl HAKÇA PAYLAŞILACAĞINI, bir arada barış içinde nasıl yaşanacağını bütün dünyaya göstermek zorundaydık. Batı’nın sömürgeci düzenine, vahşi kapitalizmine ve insanın ruhunu ezen materyalizmine karşı, merhameti, adaleti ve onuru merkeze alan bir alternatif sunmalıydık.“Fakat biz, kapitalizmin en vahşi versiyonunu, üzerine "İslami" kılıflar geçirerek yaşamayı tercih ettik. Dünyevi hırslarımız uğruna, uhrevi iddialarımızı ayaklar altına aldık.”
Bugün, "İslam dünyası neden bu halde?" sorusunun cevabı, “Filistin'de veya dünyanın başka yerlerinde Müslümanların başına yağan bombalarda değil, o bombalar yağarken Müslüman yöneticilerin ve toplumların içinde bulunduğu lüks, israf ve aymazlıkta gizlidir.” Kendi ülkesinde hukuku, adaleti ve liyakati rafa kaldıran, rüşvetsiz iş yaptırılamayan, kadınların, çocukların ve zayıfların ezildiği sistemler kuran bir toplumun, dünyaya söyleyecek ne sözü olabilir? Hakikati temsil etme yeteneğini kaybeden bir topluluğun, yeryüzünde iktidar olması veya saygı görmesi mümkün müdür?
İşte bu yüzden, acilen ve radikal bir şekilde "yeniden iman etmemiz" gerekiyor. Kur'an'ın "Ey iman edenler, iman edin!" çağrısı tam da bugün bizim için, bu çağın Müslümanları için yankılanmaktadır. Bu yeni iman; şekilsel ritüellere sığınarak ahlaki sorumluluktan kaçan bir din anlayışının reddedilmesi demektir. Bu iman; ticarette tartıyı hileli tutanın, işçisinin hakkını terlemeden vermeyenin, devleti kendi mülkü gibi soyanın, gösteriş ve şatafat içinde yaşayıp fakir fukaraya sabır tavsiye edenin İslam ile bağının kalmadığını cesurca haykırmayı gerektirir.
Kendi nefsimizden, evimizden ve sokağımızdan başlayarak radikal bir ahlak devrimi başlatmak zorundayız. Biz, yalan söylemeyen, sözünde duran, işini en mükemmel şekilde yapan, emanete ihanet etmeyen insanlar olduğumuzda; sokaklarımızda adalet, kurumlarımızda liyakat, devletlerimizde şeffaflık hüküm sürdüğünde, işte o zaman hakkımızdaki göksel hüküm değişecektir. Biz şahsiyetimizle, karakterimizle ve vizyonumuzla 8 milyar insanın karşısına "İşte Müslüman budur!" diyerek çıkabildiğimizde, kimsenin bizim dinimizi tebliğ etmesine gerek kalmayacaktır. Çünkü GERÇEK TEBLİĞ, KELİMELERLE DEĞİL, YAŞANMIŞ, DÜRÜST ve NAMUSLU BİR HAYAT İLE YAPILIR.
Aksi takdirde, bu berbat temsil yeteneğiyle, bu kokuşmuş ahlaki çürüme ve bu lüks düşkünlüğüyle yola devam ettiğimiz sürece, tarih sahnesinde figüran olmaktan, dayak yemekten ve İslam’ın o muazzam mesajının önünde en büyük engel olmaktan kurtulamayacağız.

Seçim bizim: Ya emanetin hakkını verip insanlık için bir kurtuluş meşalesi olacağız ya da kendi ahlaksızlıklarımız içinde boğulurken İslam'ı da kendi zilletimize alet etmeye devam edeceğiz. G.Dihkan alıntı 26.9.2026

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ