Türkiye’de basın özgürlüğü artık anayasa maddeleriyle, kanun metinleriyle ya da kürsülerden yapılan demokrasi konuşmalarıyla ölçülmüyor.

Başka bir ölçümüz var: Gazetecinin ne kadar korkmadan soru sorabildiği…

Daha doğrusu, sorduğu sorunun bedelini ne kadar ağır ödediği!

Gazeteci Levent Ustabaşı’nın yaşadıkları tam da bu nedenle yalnızca kişisel bir ceza davası değildir. Bu olay, Türkiye’de gazetecinin kamu gücü karşısındaki konumunu, eleştirel haberciliğin ne kadar dar bir alana sıkıştırıldığını ve “özel hayat” kavramının nerede başlayıp nerede bittiğini yeniden tartışmamızı gerektiren ciddi bir basın özgürlüğü meselesidir.

Ortada çok temel bir soru var: Gazetecilik mi suç, yoksa kamuoyunun bilmesi gerekenleri görünür hale getirmek mi?

Ustabaşı’nın aktardığına göre olay, AK Partili Ordu Büyükşehir Belediyesi’nde görev yapan bir daire başkanıyla ilgili sosyal medyada zaten dolaşımda bulunan görüntüler üzerinden başladı.

Gizli kamera yok. Gazetecinin yaptığı özel takip yok. Bir eve gizlice girme yok.

Pusu yok. Görüntü üretme yok.

Gazetecinin yaptığı şey, sosyal medyada dolaşan görüntü üzerinden Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı’na dönüp isim vermeden şu mealde bir soru yöneltmek:

“Başkanım, bu sizin daire başkanınız değil mi?”

Hepsi bu. Ne mahkeme kuruyor. Ne hüküm veriyor. Ne kimsenin suçlu olduğuna karar veriyor. Gazetecilik mesleğinin en temel faaliyetlerinden birini yapıyor:

Teyit istiyor. Ve bunun sonucunda “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlamasıyla 2 yıl 1 ay hapis cezası alıyor.

İşte tartışılması gereken yer tam olarak burasıdır.

Çünkü demokratik hukuk devletlerinde asıl mesele, gazetecinin rahatsız edici bir soru sorup sormadığı değildir.

Asıl mesele şudur: O soru kamu yararı taşıyor mu?

Eğer söz konusu kişi kamu görevlisiyse, kamu gücü kullanıyorsa, belediye adına karar veriyorsa ve tartışmaya konu edilen olay aynı kurumda çalışan kişiler arasındaki hiyerarşik ilişkilere, kurumsal etiğe veya kamu güvenine dokunuyorsa, artık mesele yalnızca dört duvar arasındaki bir “özel hayat” tartışması olmaktan çıkar.

Gazetecinin görevi de tam burada başlar.

Çünkü gazeteci yalnızca yapılan basın açıklamalarını yayımlayan kişi değildir.

Gazeteci, iktidarın anlattığını topluma aktaran mikrofon ayağı hiç değildir.

Gazeteci, sorar. Şüphe eder. Teyit eder. Çelişki yakalar. Görünmeyeni görünür hale getirir. Rahatsız eder.

Eğer gazetecilik yalnızca yönetenlerin hoşuna gidecek haberleri yapmaksa, onun adına gazetecilik değil halkla ilişkiler denir.

Levent Ustabaşı’nı yıllardır tanıyorum.

Yerel gazetelerde aynı yolda yürüdüğümüz, mesleğini yakından bildiğim bir gazeteci.

Gazetecilik yalnızca önünüzden geçen olayı görmek değildir. Gazetecilik, olayın arkasındaki hikâyeyi fark edebilmektir. Herkes fotoğrafa bakar; gazeteci fotoğraftaki soruyu görür. Herkes açıklamayı dinler; gazeteci açıklamadaki boşluğu fark eder.

Herkes olayın sonucunu konuşur; gazeteci sebebinin peşine düşer. Levent de haber refleksi güçlü, haberin peşinden gitmeyi bilen gazetecilerden biridir. Bugün ona verilen mesaj yalnızca “Bu haberi yapmamalıydın” değildir. Daha ağır bir mesajdır: “Bir daha benzer bir konu gördüğünde iki kere düşün.”

Nitekim Ustabaşı’nın bugün söylediği sözler meselenin vahametini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Hapis cezasının infazı bitmiş durumda. Ancak denetimli serbestlik kapsamında haftada dört gün imza verdiğini söylüyor ve ardından son derece çarpıcı bir soru soruyor: “Şimdi ben nasıl gazetecilik yapacağım? En ufak bir şeyde yakama yapışırlar”

İşte basın özgürlüğü tartışmasının özü budur! Basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak için ülkedeki bütün gazetecileri hapse atmanız gerekmez. Bazen birkaç gazeteciye verilen ağır cezalar yeterlidir. Çünkü geriye kalan yüzlerce gazetecinin zihninde görünmez bir sansür mekanizması çalışmaya başlar: “Bunu yazarsam başıma ne gelir?” “Bu soruyu sorarsam dava açılır mı?” “Bu görüntüyü haberleştirirsem ceza alır mıyım?” “Bu kamu görevlisinin peşine düşersem hayatım kararır mı?”

İşte buna otosansür denir. Ve sansürün en tehlikeli biçimi de budur.

Çünkü artık gazetecinin masasının başında bir sansür memuruna gerek kalmaz.

O sansür memuru gazetecinin zihnine yerleşmiştir.

Üstelik burada cevap verilmesi gereken başka bir soru daha vardır.

Ustabaşı’nın hatırlattığı üzere, geçmişte başka basın kuruluşlarında kamuya mal olmuş kişilere ilişkin çok daha mahrem görüntülerin yayımlandığı örnekler bulunmaktadır. A Haber’de bir belediye başkanının polis kamerasından alınan bornozlu görüntülerinin yayımlandığını hatırlatıyor.

O halde toplumun sorma hakkı vardır: Özel hayatın sınırı kime göre çiziliyor?

Bir görüntü iktidara muhalif bir siyasetçiye ait olduğunda “haber değeri”, iktidar çevresindeki bir kamu görevlisine ait olduğunda “özel hayat” mı oluyor?

Eğer aynı hukuk normu farklı kişiler için farklı ağırlıkta uygulanıyorsa, ortada yalnızca basın özgürlüğü problemi değil, doğrudan doğruya hukukun eşit uygulanması problemi vardır.

Hukuk, kişiye göre ceket değiştiremez. Siyasi kimliğe göre genişleyip daralamaz.

Birine sopa, diğerine kalkan olamaz.

Ustabaşı ayrıca Ordu Belediyesi’ndeki söz konusu kişiyle ilgili yolsuzluk iddialarını da daha önce haber yaptığını belirtiyor. Bu iddia da ayrıca önemlidir.

Çünkü gazetecinin kamu görevlileri hakkındaki haberleri yalnızca özel hayat başlığından ibaret değilse, kamu yönetimi ve kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgili başka haberler de yapmışsa, yargılamanın yarattığı caydırıcı etkinin çok daha dikkatle ele alınması gerekir.

Gazeteci kamu adına soru sormaktadır. Gazetecinin işi zaten budur.

Asıl mesele gazetecinin neden sorduğu değil, kamu kurumlarının bu sorulara cevap verip veremediğidir.

Dahası, Ustabaşı’nın aktardığı olayın ardından görüntülerde adı geçen kişilerden bazılarının görevden alındığı belirtiliyor. Eğer bu bilgi doğruysa, karşımıza çok daha büyük bir çelişki çıkar: Bir tarafta habere konu olan gelişmeler nedeniyle idari tasarruflar yapılıyor, diğer tarafta bu meseleyi kamuoyuna taşıyan gazeteci cezalandırılıyor. Böyle bir tabloda insan ister istemez soruyor: Sorun gerçekten görüntünün yayımlanması mıydı, yoksa görüntünün yanlış kişileri rahatsız etmesi miydi?

Gazetecilik tarihinin en önemli haberlerinin büyük bölümü birilerini rahatsız etmiştir. Watergate rahatsız etmiştir. Yolsuzluk haberleri rahatsız etmiştir. Rüşvet dosyaları rahatsız etmiştir. Kamu gücünün kötüye kullanılmasını anlatan haberler rahatsız etmiştir.

Gazetecilik zaten zaman zaman rahatsız etme mesleğidir. Çünkü iktidarın rahatını korumak gazetecinin görevi değildir. Toplumun gerçeği öğrenme hakkını korumak gazetecinin görevidir.

Bugün Levent Ustabaşı’nın yaşadığı olay bu nedenle yalnızca Levent’in meselesi değildir. Bugün onun önüne konulan korku duvarı, yarın Ordu’daki başka bir gazetecinin önüne konulur. Sonra Trabzon’daki gazetecinin. Sonra İstanbul’daki. Sonra Ankara’daki.

Ve gün gelir gazeteci şunu düşünmeye başlar: “Biliyorum ama yazmayayım.”

İşte o gün yalnız gazetecilik kaybetmez. Toplum kaybeder. Çünkü gazetecinin sustuğu yerde yolsuzluk daha rahat yapılır. Liyakat daha kolay çiğnenir. Kamu kaynaklarının hesabı daha az sorulur. Güç sahipleri daha az denetlenir. Hukuksuzluk daha görünmez hale gelir.

Ve unutmayalım: Suçun görünmemesi, suçun olmadığı anlamına gelmez.

Gazeteciyi susturmak gerçeği ortadan kaldırmaz. Yalnızca gerçeğin halka ulaşmasını geciktirir.

Levent Ustabaşı bugün “Nasıl gazetecilik yapacağım?” diye soruyor.

Aslında bu soru hepimize yöneltilmiştir. Bir gazeteci yaptığı haber nedeniyle cezaevine girdikten, özgürlüğü kısıtlandıktan, haftada dört gün imza vermek zorunda bırakıldıktan sonra yeni bir dosyanın üzerine hangi ruh haliyle gidecek?

Bu sorunun cevabı “Korkmadan gitsin” demek kadar kolay değildir.

Çünkü cesaret gazetecinin görevidir ama gazeteciyi korumak da hukuk devletinin görevidir. Gazeteciden kahramanlık bekleyen ama ona hukuki güvence sağlamayan düzen, özgür basın düzeni değildir.

Son sözümüz açıktır: Gazetecilik suç değildir. Kamu gücünü kullananları sorgulamak suç değildir. Belediye yöneticilerine soru sormak suç değildir.

Kamuoyunda dolaşan bir görüntünün doğruluğunu teyit etmeye çalışmak suç değildir.

Suç varsa ortaya çıkarmak, yanlış varsa sorgulamak, kamu adına hesap sormak gazetecinin varlık sebebidir.

Ve bir ülkede gazeteci, “Bu haberi yaparsam başıma ne gelir?” diye düşünmeye başlamışsa orada yalnız gazetecinin özgürlüğü değil, vatandaşın haber alma hakkı da tehlikededir.

Bugün Levent Ustabaşı için ses çıkarmak, bir meslektaş dayanışmasının çok ötesindedir. Bu, özgür gazeteciliğe sahip çıkma meselesidir. Bu, kamunun bilme hakkına sahip çıkma meselesidir. Bu, hukukun güçlüleri değil hakkı korumasını isteme meselesidir.

Ve belki de en önemlisi şudur: Bir ülkede gazetecinin kalemini kırarsanız yalnızca bir kişiyi susturmuş olmazsınız. Toplumun gözünü kapatır, kulağını tıkar, gerçeğe ulaşan yollarından birini kesersiniz.

O yüzden Levent Ustabaşı’nın sorusu havada kalmamalıdır: “Şimdi ben nasıl gazetecilik yapacağım?”

Asıl soruyu biz soralım: Gazetecilerin soru sormaktan korktuğu bir ülkede, vatandaş gerçeği nasıl öğrenecek? (Gökhan Dihkan’dan alıntı)

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ