12 Eylül.
Darbeler bu topraklarda hep aynı şekilde ortaya çıktı: Zemin hazırlandı, zaman beklendi ve toplumun çaresizliği darbeye gerekçe yapıldı. Sağdan da gelse, soldan da gelse fark etmedi. Hepsi aynı bataklıktan beslendi, aynı karanlığı büyüttü.
Ama 12 Eylül’ü anlamak için sadece darbecilere bakmak yetmez. Biraz da o günleri yaşayan toplumun ruh hâline bakmak gerekir.
Çünkü biz o yıllarda terörden, her gün işlenen cinayetlerden, sokak çatışmalarından, liselerde ve üniversitelerde yaşanan kavgalardan, yürüyüşlerden, protestolardan ve bitmeyen toplumsal kaostan nefes alamaz hâle gelmiştik.
Artık tek bir şey istiyorduk: “Bu kaos bitsin de nasıl biterse bitsin.”(12 Eylül 1980 öncesinde üniversite talebesi olmamız hasebiyle, hangi yelpazede olursa olsun, gençlerimizin, aynı ülkenin, aynı milletin evlatları, kardeşin kardeşi birbirini acımasızca katlettiği, emperyalizmin içinde bulunduğumuz duruma bayram ettiği o döneme şahit olmuş, bilfiil içinde yaşamı bir insan olarak askeri müdahaleye, sadece katliamın durması, milletin kamplara ayrılıp düşmanlaşmasının sona ermesi için sevinenlerdendik. Çünkü hiçbir şey giden canlardan, ülke ve milletin bölünmesinden, vatanın düşman istilasına açık hale gelmesinde daha önemli değildi)
Toplumun çok büyük bir kesiminde( milletin kahir ekseriyeti) bu düşünce oluşmuştu. İşte bizim göremediğimiz asıl mesele de buydu.
Meğer darbeyi hazırlayanlar, toplumun bu noktaya gelmesini bekliyormuş.
Önce insanlar yorulacak, korkacak, umudunu kaybedecek ve “Yeter artık!” diyeceklerdi. Sonra birileri çıkıp bütün bu karmaşayı bir gecede bitirecekti.
Öyle de oldu. Bir gece darbe yapıldı. Ertesi sabah sokaklar sustu. Silah sesleri kesildi. Çatışmalar bitti. Protestolar sona erdi. Üniversiteler, sokaklar, meydanlar sessizliğe büründü.
Ve toplum derin bir nefes aldı. “İşte kurtarıcılarımız geldi.” dedik.
İşte tam burada büyük yanılgımız başladı. Suyun içinde boğuluyorduk. Bir el uzandı, bizi suyun yüzüne çıkardı ve nefes almamızı sağladı.
Biz de o eli, “Bizi boğulmaktan kurtardı.” diye alkışladık.
Oysa yıllar sonra fark ettik ki bizi paçalarımızdan aşağı çeken, suyun içinde tutan ve boğulmanın eşiğine geldikten sonra bizi yukarı çıkarıp yardım elini uzatan da aynı güçlerdi.
Önce bizi boğulacak hâle getirdiler, sonra suyun yüzüne çıkarıp nefes aldırdılar ve kendilerini kurtarıcı ilan ettiler. Biz ise nefes aldığımıza sevindik.
İşte belki de 12 Eylül’ün en büyük yanılgılarından biri buydu. Anayasayı bile büyük bir çoğunlukla kabul ettik. Çünkü artık huzur istiyorduk.
O GÜNKÜ SİYASETÇİLERİN DE ÇOK BÜYÜK HATALARI VARDI. Bunu inkâr edemeyiz. Ülkeyi o noktaya taşıyan siyasi sorumlulukları görmezden gelemeyiz.
Ama şu gerçeği de unutmamalıyız: Siyasetçilerin hataları, darbecilerin planlarını aklamaz. Onların da çok büyük hesapları vardı.
12 Eylül sadece bir gecede ortaya çıkmış bir askerî müdahale değildi. Toplumun korkuları, çaresizliği, kutuplaşması ve “Yeter ki bu kaos bitsin.” hâli, o müdahalenin zeminini hazırlayan en önemli malzemelerden biriydi.
Bugün dönüp kendimize de sormamız gereken soru tam olarak budur: “Ben bunun neresindeydim?”
Fikrine tahammül edemediğimiz insanlara karşı nasıl davrandık?
“Benim partim, benim ideolojim, benim cemaatim” diyerek bu milletin ve bu dinin tek sahibi bizmişiz gibi mi davrandık? HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSTUK MU? Vakıf, dernek ve cemaatleri milletin emaneti yerine kendi malımız gibi kullandık mı? Makamı, mevkiyi ve nüfuzu adalet için değil, çıkarlarımız için mi kullandık?
Belki bunların her birini o günlerde küçük birer mesele olarak gördük.
Ama küçük görülen yanlışlar büyüdüğünde, darbecilerin kullanabileceği kocaman bir malzemeye dönüşür.
12 Eylül’ün darbecileri bugün tarihin karanlık sayfalarında. Fakat darbecilik zihniyeti tarihin bir sayfasına hapsedilmiş değil. Fırsat bulduğunda yeniden ortaya çıkabilir.
Bu yüzden darbelerle mücadele sadece tanklara, silahlara ve üniformalara karşı yapılmaz. Asıl mücadele; toplumun içinde büyüyen “Tahammülsüzlükle, adaletsizlikle, kibirle, kör taraftarlıkla” ve “Benden olsun, ne olursa olsun.” anlayışıyla yapılmalıdır.
Çünkü bir toplum, farklı düşünene tahammül etmeyi bırakırsa; HAKSIZLIĞA SES ÇIKARMAZSA ; GÜCÜN KARŞISINDA SUSUP GÜÇSÜZÜN ÜZERİNE YÜRÜRSE, kendi felaketinin zeminini kendisi hazırlamış olur.
Bugün 12 Eylül’ü anarken sadece “Darbecilere lanet olsun.” demek yetmez.
Bir de kendimize bakalım. Bir daha aynı karanlığa düşmemek için neyi değiştirmemiz gerektiğini düşünelim.
Sevelim, sevilelim. Farklı düşünelim ama birbirimize düşman olmayalım.
Haksızlık karşısında susmayalım. GÜCÜ DEĞİL, HAKKI SAVUNALIM.
Çünkü dünya kimseye kalmaz.
Birkaç yıl önce kaleme aldığım şu söz bugün de güncelliğini koruyor: “Çalıp çırparak, el etek öperek makam, mal ve para sahibi olanların el üstünde tutulduğu; dürüstlüğüyle kaybedenlerin, aklıyla sorgulayanların hor görüldüğü bir ülkede, büyüklükten söz edilemez.”
Bir ülkenin gerçek büyüklüğü de burada başlar: İnsanlarının KORKMADAN KONUŞABİLMESİNDE, FARKLI DÜŞÜNCELERE TAHAMMÜL EDEBİLMESİNDE ve ADALETİ HERKES İÇİN İSTEYEBİLMESİNDE…
Çünkü aklını ve vicdanını kaybeden toplumlar, bir gün kendilerini kurtaracak bir el aramaya başlar. Ve bazen…
Kendilerini boğan eli, kurtaran el zannederler. (M. Aydın’dan alıntı) 16.09.2026
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ