Bir insan yıllarca çalışarak biriktirdiği parayı, birkaç ayda ikiye katlayacağını söyleyen birine neden teslim eder? Bir ev alırken duvarındaki çatlağı inceleyen, pazarda domatesin ezilmişini ayıklayan, markette etiket karşılaştıran vatandaş, bütün birikimini yatırırken neden aynı dikkati göstermez?
Çünkü önüne yüksek kazanç ihtimali konulduğunda, bazen aklının sesini kısar, hayallerinin sesini açar.
Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın aktarılan açıklamasındaki “Bu para nereden geliyor?” sorusu, tam da bu noktaya dokunuyor. Mesele yalnızca bir fonun getirisi, bir hissenin yükselişi veya bir yatırımın cazibesi değildir. Mesele, kazancın kaynağını öğrenmeden kazancın büyüklüğüne teslim olmaktır.
Ve kabul edelim: Türkiye’de kolay yoldan zenginleşme hevesi, üzerine ciddi biçimde konuşmamız gereken toplumsal bir zaaf hâline gelmiştir.
Elbette milyonlarca insan sabahın karanlığında işe gidiyor. İşçi fabrikada, çiftçi tarlada, esnaf dükkânında, memur masasında alın teri döküyor. Bu insanların emeğini yok sayamayız. Fakat çalışkan insanların bulunduğu bir toplumda, kolay para hayranlığının yaygınlaşması da mümkündür. Hatta bazen en ağır çalışan insan bile, emeğinin karşılığını alamadıkça kestirme yolların cazibesine kapılır.
Tehlike burada başlıyor.
İnsan, çalışarak ulaşamadığı refaha bir fırsat sayesinde ulaşabileceğini düşünüyor. Ardından fırsat ile tuzak arasındaki sınırı görmek istemiyor. Çünkü o sınırı görmek, kurduğu hayalden vazgeçmesini gerektiriyor.
Bizde sık rastlanan konuşmalara bakın:
“Adam bir ayda arabasını değiştirmiş.”
“Komşu girmiş, parasını ikiye katlamış.”
“Biz yine seyrettik, millet köşeyi döndü.”
Dikkat edin; ortada üretim yok, teknoloji yok, yeni bir hizmet yok, ihracat yok. Konuşulan şey, başkasının ne kadar kazandığı. Kimse o kazancın hangi ekonomik faaliyetten doğduğunu, ne kadar sürdürülebileceğini, hangi tehlikeleri taşıdığını merak etmiyor.
Kazananın hikâyesi ağızdan ağıza dolaşıyor. Kaybedenin hikâyesi ise çoğu zaman utançla saklanıyor. Böylece insanların önüne gerçek tablonun yalnızca parlayan tarafı geliyor. Herkes kazananı görüyor, herkes kendisini sıradaki kazanan sayıyor.
Sonra aynı cümle kuruluyor:
“Bu defa farklı!”
Oysa farklı olan bazen yalnızca tabeladır.
Dün yüksek faiz vaadi vardı. Sonra yüksek kâr payı söylemi çıktı. Başka zamanlarda kapalı devre yatırım çevreleri, anlaşılması güç işlemler, kulaktan kulağa yayılan hisse tavsiyeleri öne çıktı. Her dönemde aynı psikoloji kendisine yeni bir kıyafet buldu: Az zamanda çok kazanmak, mümkünse hiçbir zahmete katlanmamak.
Burada bütün yatırım araçlarını aynı kefeye koyamayız. Fon da hisse de ekonominin olağan araçlarıdır. Tasarrufun yatırıma dönüşmesi gereklidir. Bir yatırımın zarar etmesi de tek başına dolandırıcılık anlamına gelmez. Ancak hangi araç kullanılırsa kullanılsın, onu anlamadan yalnızca getirisine bakarak para yatırmak insanı savunmasız bırakır.
Asıl çelişkimiz şudur: Yüksek kazanç istiyoruz, fakat o kazancın beraberinde getirebileceği riski kabul etmek istemiyoruz.
Hem paramız kısa zamanda büyüsün hem anaparamıza hiçbir şey olmasın. Hem herkesten fazla kazanalım hem herkes kadar güvende olalım. Hem olağanüstü getiri elde edelim hem bunun olağan bir durum olduğuna inanalım.
Böyle bir beklenti, daha başlangıçta muhakemeyi bozar.
Üstelik risk almak istememek, risk alınmadığı anlamına gelmez. İnsan bazen tehlikeyi araştırmadığı için kendisini güvende zanneder. Oysa gözlerini kapatması, uçurumu ortadan kaldırmaz. “Bana bir şey olmaz” düşüncesi de parayı koruyan bir teminat değildir.
Bir şirketin hissesi hızla yükseldiğinde sorulacak sorular bellidir: Şirket ne yapıyor? Geliri nereden geliyor? Borcu ne durumda? Fiyatı hangi beklentiyle yükseliyor? Bu beklenti gerçekleşmezse ne olacak?
Fakat kolay kazancın büyüsüne kapılan insanın bütün soruları tek soruya iner:
“Daha gider mi?”
Çünkü artık şirketle ilgilenmiyordur. Kendisinden sonra daha yüksek fiyattan alacak birinin gelip gelmeyeceğini düşünüyordur. Üretime ortak olma fikri geri çekilmiş, yükselişten pay kapma telaşı öne çıkmıştır.
Bu telaşın en tehlikeli tarafı, insanı kendi emeğine yabancılaştırmasıdır. Yıllarca çalışarak kazandığı parayı bir gecede büyütmek isteyen kişi, o paranın gerisindeki yılları unutabilir. Çocuğunun eğitiminden kısarak, tatil yapmayarak, ihtiyaçlarını erteleyerek biriktirdiği tutarı, birkaç parlak cümle karşısında gözden çıkarabilir.
Kazanç hayali büyüdükçe kayıp ihtimali küçülmüş gibi görünür.
Ta ki para çekilemeyene kadar.
O zaman ekrandaki rakam ile eldeki para arasındaki fark anlaşılır. Dün gururla anlatılan kazanç, bugün uykuları kaçıran bir endişeye dönüşür. Aile içinde tartışmalar başlar. Ertelenen ihtiyaçlar yeniden ertelenir. Bazen borçlar kalır, bazen yılların birikimi eksilir.
Kolay para rüyasının bedelini yine gerçek hayat öder.
Burada devleti ve denetleyici kurumları sorumluluktan kurtarmaya çalışanlara da açıkça itiraz etmek gerekir. Vatandaşın dikkatsizliği, kurumların ihmali için mazeret olamaz. Yanıltıcı beyan, usulsüzlük veya suç varsa araştırılmalı; sorumlular hesap vermelidir. İnsanların güvenini kötüye kullananların karşısına yalnızca nasihatle çıkılamaz.
Fakat kamunun sorumluluğu, bireyin düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir belge görmek, bir kuruluşun adını duymak, gösterişli bir ofise girmek veya tanınmış bir kişinin tavsiyesini dinlemek, vaat edilen kazancın garantisi değildir. Güven duygusu araştırmanın yerine geçtiğinde, insan başkasının anlattığı hikâyenin içinde yaşamaya başlar.
O hikâyede kendisine hep kazanan rolü verildiği için de itiraz etmez.
Peki, neden tekrar tekrar aynı noktaya geliyoruz?
Çünkü kaybın ardından çoğu zaman yalnızca paramızı geri istiyoruz; karar verme biçimimizi değiştirmeyi düşünmüyoruz. Bizi ikna eden sözleri, susturduğumuz şüpheleri, görmezden geldiğimiz işaretleri dürüstçe değerlendirmiyoruz. Bir süre uzak duruyor, sonra yeni bir kazanç hikâyesi duyunca yeniden heyecanlanıyoruz.
Ders çıkarmak, geçmişte kaybettiğini hatırlamakla sınırlı değildir. Aynı vaadin başka bir isimle karşına çıktığını fark edebilmektir.
Ekonomik sıkıntıların bu hevesi beslediği de açıktır. İnsanlar çalışarak ev sahibi olabileceklerine, birikim yapabileceklerine, gelecek kurabileceklerine inanmadıklarında kestirme yollar arar. Bu yüzden emeğin karşılığını güçlendirmek, kolay kazanç kültürüyle mücadelenin de parçasıdır. Ancak geçim sıkıntısı, her parlak vaadi makul hâle getirmez.
Çaresizlik anlaşılabilir; sorgulamayı bırakmak çözüm değildir.
Toplum olarak zenginliği nasıl değerlendirdiğimizi de düşünmeliyiz. Bir kişinin servetine hayran olmadan önce onu nasıl kazandığını sormuyorsak, gençlere yalnızca sonuca bakmayı öğretiyoruz demektir. Çalışmanın sabrını küçümseyip hızlı yükselişi alkışladığımızda, kendi çocuklarımızı da aynı beklentiye hazırlıyoruz.
Ardından yaşanan her kayıpta şaşırıyoruz.
Artık bu şaşkınlıktan çıkmak gerekiyor.
Yatırım yapmak elbette haktır. Birikimini büyütmek istemek de ayıp değildir. Fakat yüksek kazanç arzusu, sorgulama yeteneğini teslim alıyorsa insan kendi geleceğini tehlikeye atıyor demektir.
Bir sonraki parlak teklif geldiğinde önce ne kadar kazanacağını hesaplama. Önce neye para verdiğini anla.
Çünkü kazancın kaynağını sormaya üşenen, kaybının sebebini öğrenmek için yıllarca uğraşabilir.
Ve insanın en pahalıya satın aldığı şey, bazen zamanında sormadığı bir sorunun cevabıdır. (G. Dihkan) 23.09 2026
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ