POSTALDAN CÜBBEYE, TANKTAN BÜROKRASİYE: TÜRKİYE’NİN BİTMEYEN VESAYET HASTALIĞI
Her 12 Eylül geldiğinde Türkiye yine darbeleri lanetleyecek. K. Evren’in fotoğrafları yayımlanacak. Tankların sokaklara çıktığı görüntüler ekrana getirilecek. Darağaçları hatırlanacak. Mamak, Diyarbakır, Metris anlatılacak. Siyasetçiler “Bir daha asla!” diyecek.
Sonra 13 Eylül olacak. Ve bu ülke, darbeyi doğuran zihniyetle yaşamaya kaldığı yerden devam edecek. 0Türkiye’nin en büyük yanılgısı tam da burada başlıyor.
Biz darbeyi hep tankla özdeşleştirdik. Oysa tank yalnızca sonuçtur. Darbeyi doğuran asıl şey bir zihniyettir: Devleti insanın üzerinde gören zihniyet. Hukuku devletin hizmetçisi sayan zihniyet. Vatandaşı potansiyel suçlu gören zihniyet. Millet adına millete rağmen karar vermeyi meşru sayan zihniyet.
Ve en tehlikelisi: “Devlet için gerekiyorsa yapılır” cümlesini bütün zulümlerin üzerinde dolaştırılan ahlaki bir ruhsata dönüştüren zihniyet.
İşte 12 Eylül budur. Ve ne yazık ki 12 Eylül yalnızca 1980 yılında kalmamıştır.
Onun ruhu kimi zaman POSTALLA, kimi zaman CÜBBEYLE, kimi zaman BÜROKRATİK MÜHÜRLE, kimi zaman BASIN MANŞETİYLE, kimi zaman GÜVENLİKÇİ SİYESETLE yeniden karşımıza çıkmıştır.
M. Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül döneminde yaşadıkları, bu zihniyetin gerçek yüzünü görmek bakımından son derece çarpıcıdır. Mamak’ın C-5 işkence merkezine götürüldü. Dövüldü. Aşağılandı. Çırılçıplak soyuldu. Burada mesele yalnızca fiziksel işkence değildir. Bir insanın kıyafetlerini çıkarmak, hele onun inanç dünyasında haya ve mahremiyetin ne anlama geldiğini biliyorsanız, doğrudan şahsiyetine saldırmaktır.
İşkencecinin amacı beden değildir yalnızca. İşkenceci insanın “ben” dediği yeri kırmak ister. Kimliğini parçalamak ister. İnandığı değerlere olan bağını koparmak ister.
Ona şunu söylemek ister: “Burada sen yoksun. Burada yalnızca devlet var.”
İşte vesayet zihniyetinin özeti budur. İnsan yoktur, Devlet vardır. Vicdan yoktur, Emir vardır. Hukuk yoktur, Güç vardır.
Fakat M. Yazıcıoğlu’nun cezaevindeki tavrı başka bir şey söylüyordu. Daracık hücresinde namaz kılacak yer arıyordu. Su bulamadığında teyemmüm ederek ibadetini sürdürdüğüne dair tanıklıklar vardır. Cemaatle namazın, Kur’an okumanın baskı altına alındığı bir ortamda bile inancını yaşamaya çalışıyordu.
Bir tarafta devletin bütün zor aygıtı... Bir tarafta birkaç metrekarelik hücrede secde edecek yer arayan bir insan... Şimdi soralım: Hangisi güçlü? Silahı olan mı? Yoksa işkenceye rağmen iradesini teslim etmeyen mi?
12 Eylül işte tam burada kaybetmiştir. Çünkü insanın bedenini hapsedebilirsiniz.
Ama vicdanını teslim alamıyorsanız yenilmişsinizdir.
Burada bir başka tarihsel sahtekârlığa da itiraz etmek gerekir. Türkiye’de herkes 12 Eylül’ü kendi mahallesinin acısıyla anlatmayı seviyor. Ülkücüler “biz işkence gördük” diyor. Solcular “biz işkence gördük” diyor. Diğer bir kesim Diyarbakır Cezaevi’ni anlatıyor.
İslamcılar devletin din üzerindeki tahakkümünü anlatıyor.
Hepsi doğru. Ama hakikat bunların toplamıdır. 12 Eylül hiçbir siyasi kimliğe merhamet etmedi. Ülkücüyü de ezdi. Devrimciyi de ezdi. İslamcıyı da ezdi. İşçiyi de susturdu.
Sendikayı da bastırdı. Siyaseti de küçülttü. Toplumu da korkuttu.
Bu nedenle 12 Eylül’e yalnızca kendi mahallesinin mezarlığından bakmak, darbeyle gerçek anlamda hesaplaşmak değildir.
Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan zulüm suçsa, Mamak’taki de suçtur. Ülkücüye yapılan işkence zulümse, sosyaliste yapılan da zulümdür. İslamcıya yapılan baskıya karşı çıkıyorsanız, Diyarbakır’da ki baskıya da karşı çıkacaksınız.
Çünkü adalet kimlik sormaz. Adaletin sağı solu olmaz. İşkence mağdurunun siyasi görüşünü araştırmaz. Bir insanın insan olması, hakkının korunması için yeterlidir.
Türkiye işte bunu öğrenemedi. Öğrenemediği için de 12 Eylül’ün bedeni öldü ama ruhu yaşamaya devam etti.
Sonra 28 Şubat geldi. Bu kez darbe sabaha karşı yönetime el koyma bildirisiyle gelmedi. Meclis tamamen kapatılmadı. Her şehre tank çıkarılmadı. Ama siyaset hizaya sokuldu. Gazete manşetleri silah gibi kullanıldı. Brifingler verildi. Başörtülü kadınların eğitim hakkı gasp edildi. İmam hatip öğrencileri katsayı düzenlemeleriyle cezalandırıldı.
İnsanların inançları fişlendi. Sivil toplum kuruluşları, sermaye çevreleri, medya ve bürokrasi bir vesayet düzeninin unsurlarına dönüştürüldü. “İrtica” korkusu üzerinden milyonlarca insanın yaşam biçimi şüpheli hale getirildi.
İşte size postsuz darbe.
Demek ki darbe için illa tankın Meclis’in önüne gelmesi gerekmiyormuş. Bazen manşet tanktan daha güçlü olabiliyormuş. Bazen bürokratın imzası namludan daha etkili olabiliyormuş. Bazen üniversite kapısındaki bir görevli, bir genç kızın hayatında general kadar büyük bir iktidar kurabiliyormuş.
Bu nedenle 28 Şubat, 12 Eylül zihniyetinin başka bir elbise giymiş halidir.
Devlet yine vatandaşa şunu söyledi: “Senin nasıl yaşayacağına ben karar veririm.” Başörtünü ben belirlerim. Okulunu ben belirlerim. İnancının kamusal alanda ne kadar görünür olacağına ben karar veririm.
Yani yine aynı kibir. Yine aynı vesayet. Yine aynı devlet tapınması.
15 Temmuz ise Türkiye’nin gördüğü en kanlı darbe teşebbüslerinden biri olarak tarihe geçti. Bu kez tanklar gerçekten sokaktaydı. Meclis bombalandı. İnsanlar öldürüldü.
Dini istismar eden silahlı bir yapı devlet mekanizmasını ele geçirmek için harekete geçti.
Millet darbeye karşı direndi. Bu direniş tarihsel olarak çok önemlidir.
Ancak burada asıl sormamız gereken soru şudur: 15 Temmuz’dan sonra biz gerçekten vesayet zihniyetiyle hesaplaştık mı? Yoksa yalnızca vesayetin aktörlerini değiştirip devletçi refleksleri yaşamaya devam mı ettik? Çünkü darbeye karşı olmak yalnızca darbeciyi yenmek değildir. Darbeyi doğuran hukuksuzluk kültürünü de reddetmektir.
Darbe girişiminden sonra devlet kendisini koruyabilir. Suç işleyenleri yargılayabilir.
Örgütlü bir yapılanmayı tasfiye edebilir. Bunlar meşrudur. Ama bunun sınırı hukuktur.
Çünkü hukuk sınırı aşıldığında, darbeci zihniyetin kullandığı araçlarla darbeciyle mücadele etmeye başlarsınız.
Ve işte o zaman tehlikeli bir paradoks doğar: Darbeyi yenersiniz ama darbeciliğin zihniyetini yaşatabilirsiniz. Bir insanı delilsiz suçlamak... Toplu suç anlayışına yaslanmak...
Akrabalık üzerinden insanların hayatını karartmak... Savunma hakkını küçümsemek...
Mahkemeyi siyasal öfkenin aracına dönüştürmek... “Devlet söz konusuysa hukuk teferruattır” demek...Bunların hiçbiri demokrasi değildir. Bunlar 12 Eylül’ün lügatidir.
Türkiye’de en büyük problemlerden biri devlet kavramına yüklediğimiz ölçüsüz kutsallıktır. Devlet, insan için vardır. İnsan devlet için yaratılmamıştır. Devlet amaç değildir.
Araçtır. Adaleti sağlamak için araçtır. Canı, malı, özgürlüğü korumak için araçtır. İnsan onurunu teminat altına almak için araçtır.
Ama biz devleti öyle bir yere koyduk ki, devlet adına yapılan her şeyin meşru olabileceğini sanmaya başladık. “Devletin bekası.” Ne sihirli cümle! Arkasına ne kadar çok hukuksuzluk saklandı. Ne kadar çok hak ihlali meşrulaştırıldı. Ne kadar çok insan susturuldu.
Elbette devletin varlığı önemlidir. Elbette ülkenin güvenliği önemlidir.Fakat devletin bekası adaletin yok edilmesiyle sağlanamaz. Adaletsiz devlet zaten içeriden çürümeye başlamış devlettir. Hz. Ömer’e atfedilen adalet anlayışını dillerinden düşürmeyenlerin anlaması gereken budur: Devlet, gücünü zayıfı ezme kabiliyetinden değil, zayıfın hakkını güçlüye karşı koruma cesaretinden alır.
Türkiye’nin 12 Eylül’le asıl hesaplaşması henüz tamamlanmadı. Çünkü biz Kenan Evren’i eleştirmeyi öğrendik ama Kenan Evren zihniyetini hayatımızdan söküp atamadık.
Askerin siyasete müdahalesine karşı çıktık. Güzel. Peki bürokrasinin siyaseti dizayn etmesine? Yargının siyasallaşmasına? Basının mahkeme kurmasına? Siyasetin yargıyı araçsallaştırmasına? Güvenlikçi devlet anlayışına? Muhalif olanı düşmanlaştırmaya? Devlet adına yapılan yanlışların sorgulanamaz hale getirilmesine?
Bunlara ne diyeceğiz?
Vesayet yalnızca generalin yönettiği bir düzen değildir. Vesayet, milletin üzerinde kendisini üstün gören her yapının adıdır.
Askerî vesayet olabilir. Yargı vesayeti olabilir. Bürokratik vesayet olabilir. Parti vesayeti olabilir. Lider vesayeti olabilir. Sermaye vesayeti olabilir. Basın vesayeti olabilir.
Hepsinin ortak cümlesi aynıdır: “Sen anlamazsın, biz senin adına karar veririz.”
Demokrasi ise bunun tam tersidir.
Şimdi yeniden Mamak’a dönelim. Çırılçıplak bırakılmış bir insan düşünün. İşkence görmüş. Daracık hücreye kapatılmış. Ama namazını kılacak küçücük bir alan arıyor. O görüntü aslında yalnızca dini bir hassasiyetin fotoğrafı değildir. Bir insanın devlet karşısındaki haysiyet mücadelesidir. “Bedenimi kontrol edebilirsiniz ama ruhuma hükmedemezsiniz” demektir. “Kapıyı kilitleyebilirsiniz ama Allah’la arama giremezsiniz” demektir. “Beni aşağılayabilirsiniz ama neye inanacağıma siz karar veremezsiniz” demektir. İşte özgürlük budur.
12 Eylül’ün anlayamadığı buydu. 28 Şubat’ın anlayamadığı buydu. Bütün vesayet rejimlerinin anlayamadığı budur.
İnsan robot değildir. Vatandaş devletin malı değildir. İnanç devletin iznine bağlı değildir. Düşünce bürokratın ruhsatıyla doğmaz. Adalet iktidarın lütfu değildir. Bunlar insanın doğuştan sahip olduğu haklardır.
12 Eylül’ü gerçekten lanetlemek istiyorsanız yalnızca Kenan Evren’e küfretmeyin.
Kendi içinizdeki küçük Kenan Evren’i de öldürün. Size muhalif olanı susturmak istediğinizde... “Devlet için gerekirse hukuk biraz esneyebilir” dediğinizde... Sizin mahallenize yapılan zulme bağırıp karşı mahalleye yapılan zulme sustuğunuzda... Bir insanı mahkeme kararı olmadan suçlu ilan ettiğinizde...
İşte orada 12 Eylül ruhu yeniden diriliyor. Ve 12 Eylül’le hesaplaşmanın tek yolu vardır: Herkes için hukuk. Herkes için adalet. Herkes için insan haysiyeti.
Sağcı, Solcu, Ülkücü, Sosyalist, İslamcı, Laik için de. Tüm aidiyetler için de. İktidar için de. Muhalefet için de. Çünkü adalet seçici olduğu anda adalet olmaktan çıkar.
12 Eylül’ün karanlığından çıkarılacak gerçek ders budur. Ve belki o karanlık hücrede namaz kılacak küçücük bir yer arayan Muhsin Yazıcıoğlu’nun hikâyesinin bugün bize söylediği en büyük söz de şudur: Devlet insanı soyabilir. Hapsedebilir. Dövebilir. Susturmaya çalışabilir. Ama insanın vicdanını teslim alamıyorsa bütün zorbalığına rağmen mağluptur.
Gerçek devlet ise vatandaşı karşısında gücünü gösteren değil, vatandaşının onurunu kendi gücüne karşı bile koruyabilen devlettir.
12 Eylül geçti. 28 Şubat geçti. 15 Temmuz geçti. Ama soru hâlâ önümüzde: Postalları çıkardık; peki postallı zihniyeti gerçekten çıkarabildik mi? (G.Dihkan)