Tarih bazen bugünü anlamak için önümüze öyle hikâyeler koyar ki, aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen insan davranışlarının pek de değişmediğini görürsünüz.

Bunlardan biri de Varvar Ali Paşa ile İpşir Mustafa Paşa'nın hikâyesidir.

17. yüzyıl Osmanlı'sında Sultan İbrahim'in, İpşir Mustafa Paşa'nın eşi Perihan Hatun'u istediği ve bu isteğin Varvar Ali Paşa tarafından yerine getirilmediği anlatılır. Varvar Ali Paşa, bir Müslümanın nikâhlı eşini böyle bir emre rağmen teslim etmeyi kabul etmez ve bu tavrının bedelini ağır öder.

Görevinden alınır, isyan eder ve sonunda üzerine gönderilen kişi, işin en acı tarafı olarak, hakkını ve namusunu korumaya çalıştığı kadının kocası İpşir Mustafa Paşa'dır.

Varvar Ali Paşa yakalandığında İpşir Mustafa Paşa'ya söylediği sözler, hikâyenin belki de en düşündürücü tarafıdır.

Özetle ona şunu söyler: “Senin namusunu korumak için bunları yaptım. Senin aileni Allah emaneti bilerek muhafaza ettim. Bunun için başıma gelecekleri göze aldım. Şimdi ise sen benim karşıma geçtin.”

Ve sonunda Varvar Ali Paşa öldürülür.

Şimdi bir an durup düşünün.

BİR İNSAN SİZİN HAKKINIZI KORUMAK İÇİN BEDEL ÖDÜYOR. SİZ HİÇBİR BEDEL ÖDEMİYORSUNUZ. O insan sizin için mücadele ediyor; fakat SİZ, MÜCADELE ETTİĞİ İÇİN ONDAN RAHATSIZ OLUYORSUNUZ.

Tarih değişiyor ama insanın bu tuhaf tarafı değişmiyor.

Bugün de benzer bir manzarayı farklı şekillerde görüyoruz.

Bir GAZETECİ, toplumun HAKKINI savunuyor; soruşturma geçiriyor.

Bir YAZAR, yanlış gördüğü bir uygulamayı eleştiriyor; mahkeme kapılarında dolaşıyor.

Bir AYDIN, insanların söylemeye cesaret edemediği bir şeyi söylüyor; tehdit ediliyor.

Bir VATANDAŞ, sosyal BASINDA toplumun ortak menfaatini ilgilendiren bir meseleyi gündeme getiriyor; bunun bedelini bazen gözaltıyla, tutuklamayla, işini kaybetmekle veya başka sıkıntılarla ödüyor.

Peki ne oluyor?

İnsanların hakkını savunanların karşısına çoğu zaman, hakkını savundukları insanlar çıkıyor.

“İyi olmuş.” “Ne işi varmış orada?” “Devlet gereğini yapmış.” “Başına geleni hak etmiş.” diye konuşuyorlar.

Oysa sorulması gereken çok basit bir soru var: 0Senin hakkını savunan insanın bundan ne çıkarı var?

Adam senin için konuşuyor. Senin uğradığın haksızlığı gündeme getiriyor. Senin sustuğun yerde konuşuyor. Senin çekindiğin yerde itiraz ediyor.

Ve bütün bunların karşılığında bazen kendi huzurundan, işinden, itibarından, güvenliğinden hatta özgürlüğünden oluyor.

Sen ise bütün bunları uzaktan seyredip bir de ona kızıyorsun.

İşte asıl anlaşılması gereken mesele burada.

Çünkü bazen insan, kendi hakkını savunanı kendisine düşman sanıyor.

Neden?

Çünkü GÜÇLÜ OLANA itiraz etmeyi İHANET, ELEŞTİRİYİ DÜŞMANLIK, hakkını aramayı FİTNE, farklı düşünmeyi de SAF DEĞİŞTİRMEK zannediyor.

Oysa hak aramak başka, kavga çıkarmak başkadır. Eleştirmek başka, düşmanlık etmek başkadır. Yanlışa itiraz etmek başka, devlete veya millete düşman olmak bambaşka bir şeydir.

Fakat biz bu ayrımları giderek kaybediyoruz.

HELE MESELE BİZİM DESTEKLEDİĞİMİZ TARAFLA İLGİLİYSE, AKLIMIZI BİR KENARA BIRAKIP, TARAFIMIZIN GÖZLÜĞÜNÜ TAKIYORUZ.

BİZİMKİLER YAPINCA “hikmet”, BAŞKALARI YAPINCA “ihanet” diyoruz.

BİZİM ADAMIMIZ ELEŞTİRİNCE “cesur”, KARŞI TARAF ELEŞTİRİNCE “provokatör” oluyor.

Bizim hakkımızı savunan biri bedel ödediğinde ise bazen “oh olsun” diyebiliyoruz.

Çünkü kimi zaman insanların adaletten daha fazla, tarafına sadık olduğunu görüyoruz.

Bu, toplum açısından son derece tehlikeli bir noktadır.

Çünkü bugün başkasının susturulmasına sevinen insan, yarın kendi sesi susturulduğunda neden kimsenin konuşmadığını anlayamaz.

Bugün başkasının hakkının çiğnenmesine göz yuman insan, yarın kendi hakkı çiğnendiğinde adalet arar.

Ama ADALET, yalnızca kendimize dokunduğunda hatırlayacağımız bir kavram değildir. ADALET, başkasının hakkı söz konusu olduğunda da adalet olmalıdır.

Hatta gerçek adalet duygusu tam da burada ortaya çıkar.

“SENİN BAŞINA GELMEDİĞİ HALDE HAKSIZLIĞA KARŞI ÇIKABİLİYORMUSUN?”

Asıl mesele budur.

“Çünkü insanın karakteri, kendi hakkını savunurken değil; kendisine hiçbir faydası olmayan birinin hakkını savunurken ortaya çıkar.”

Varvar Ali Paşa'nın hikâyesinde beni asıl düşündüren de budur.

Bir insan, başka bir insanın hakkını ve namusunu korumak için kendi makamını, huzurunu ve sonunda hayatını kaybetme pahasına mücadele ediyor. Sonunda ise korumaya çalıştığı insanın kendisi tarafından öldürtülüyor.

Yüzyıllar sonra bugün başka isimlerle, başka kurumlarla, başka yöntemlerle aynı çelişkiyi yaşamaya devam ediyoruz.

Birileri toplumun hakkını savunuyor. Bedelini onlar ödüyor.

“Fakat bazen onlara en ağır sözleri, hakkını savundukları insanlar söylüyor.”

Ne acı değil mi?

Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Benim hakkımı savunan insanın yanında mıyım, yoksa sadece kendi hakkımı savunacak kadar mı adaletliyim?”

Çünkü bir gün herkesin hakkı kendisine lazım olur.

Ve o gün geldiğinde, bugün susturduğumuz, küçümsediğimiz, tehdit ettiğimiz veya “oh olsun” dediğimiz insanların sesine ihtiyaç duyabiliriz.

“Çünkü BUGÜN BAŞKASININ HAKKI İÇİN AYAĞA KALKANI YALNIZ BIRAKIRSAK, YARIN KENDİ HAKKIMIZ ÇİĞNENDİĞİNDE, BİZİM İÇİN AYAĞA KALKACAK KİMSEYİ BULAMAYABİLİRİZ.” (M. Aydın alıntı)19.09.2026

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ