Yaklaşık kırk senedir [tabirimi mâzur görün] kapısında beklediğimiz ve gelinen noktada müktesebatını veri kabul ederek karşılıklı müzakere masasına oturacağımız Avrupa Birliği [AB], hangi tarihsel-toplumsal temeller üzerine oturmaktadır? Belki de şöyle sormak lâzım: AB, hangi şartlar altında ve nasıl üretilmiş bir projedir?

Avrupa ülkelerini bütünleştirme projesi, tarih boyunca çok farklı biçimlerde siyasî ifadesini bulmuştur. Bu bütünleşmeyi hegemonya yoluyla ya da zor kullanarak mümkün kılmayı amaçlayan girişimler olduğu gibi, ülkelerin eşitlik temeli üzerinde ve barışçı bir biçimde birlikteliğini sağlamaya dönük projeler de geliştirilmiştir. Mesela romancı Victor Hugo’nun 1848 senesinde Avrupa Birleşik Devletleri kavramını kullanarak siyasî bütünleşmenin önemine dikkat çektiğini görüyoruz.

***

Bütünleşmeye dönük ilk somut adımlar bütün Avrupa ülkelerinin iktisadî ve siyasî olarak çökmesine sebep olan İkinci Savaş’tan sonra atılır. Dönemin Britanya Başbakanı Churchill’in şu cümlesi hatırlatılmaya değer:

“Bu topraklarda kalıcı bir barışın tesis edilebilmesi için mutlaka Avrupa Birleşik Devletleri kurulmalıdır.”

Nitekim aynı yıllarda, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’yı hâkimiyeti altına almaya yönelik bir politika izliyor olması, Batı Avrupa ülkelerini tedirgin etmektedir. Churchill’in ifadesi ile “Avrupa, doğudan algılanan bu tehdide karşı derhal örgütlenmeli ve siyasî güvenliğini sağlamalıdır”.

Churchill’in bu önerisinin ardından Fransa Planlama Örgütü’nün Başkanı Jean Monnet, Avrupa’da istikrarın ve barışın hâkim kılınabilmesi için “Almanya’nın asimile edilmesi gerektiğini” ileri sürer:

“Bu amaca yönelik olarak [her ikisi de önemli birer savaş malzemesi olan] çeliğin ve kömürün üretimi denetim altına alınmalıdır. Başta Almanya olmak üzere bütün ülkeler, kömür ve çelik üretimine ilişkin egemenlik haklarını, oluşturulacak ortak bir otoriteye devretmelidir.”

Monnet’nin önerisi Fransa’nın Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Almanya Hükümeti’ne sunulur ve altına Almanya’nın, Fransa’nın, İtalya’nın, Belçika’nın, Hollanda’nın, Lüksemburg’un imza koyduğu Paris Anlaşması (1951) ile somutluk kazanarak bugün Avrupa Birliği olarak isimlendirilen yapının çekirdeğini oluşturur. Çekirdeğin adı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’dur.

***

Önemli bir soru: İmzalar atılırken Fransa’nın ruh hali nasıldı? Çok değil, altı-yedi sene önce ülkelerini işgal etmiş ve kadınlarının ırzına geçmiş olan Almanlarla aynı masada oturmak nasıl bir duyguydu?

***

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun çok kısa bir süre içinde düzgün işleyen bir mekanizmaya dönüşmesi üzerine, bu altı ülke bütünleşmeyi derinleştirmek için yeniden masaya oturur. Uzun bir müzakere sürecinin ardından imzalanan Roma Anlaşması (1957) ile Avrupa Ekonomik Topluluğu [amacı üye ülkeler arasında gümrük birliği sağlamak ve ekonomi politikalarını uyumlulaştırmak] ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu [amacı üretimde atom enerjisi kullanımını sağlamak] kurulur. Bu üç yapı daha sonra Avrupa Toplulukları adı altında birleştirilir (1969). Maastricht Anlaşması (1992), yapının [en azından şimdilik], nihaî adını koyar: Avrupa Birliği.

Adım adım ekonomik ve siyasal birlik gerçekleştirilir. Bu arada, yapı sürekli genişler. İngiltere, İrlanda, Danimarka (1973), Yunanistan (1981), İspanya, Portekiz (1986), Avusturya, İsveç, Finlandiya (1995) üye olur. Ar-dından diğerleri gelir.

***

Evet. Ortada hem çok bileşenli hem de tarihsel temelleri son derece güçlü bir yapı var. 3 Ekim 2005 tarihi itibariyle başlaması öngörülen müzakere sürecinde Türkiye’nin muhatabı işte bu yapı olacak. Öyle sanıyorum ki, söz konusu yapının tarihsel düşmanlıklar üzerine siyaset inşa edenleri hazmetmesi pek kolay değil. Almanya ile Fransa’nın, aralarındaki tarihsel düşmanlığa rağmen, yapı içerisinde birlikte hareket ediyor olmaları, söz konusu siyaset anlayışının kabul görmediğinin önemli bir kanıtıdır.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin muhtemel AB üyeliğini destekleyebiliriz. Diğer taraftan bu duruma radikal bir biçimde itiraz da edebiliriz. Fakat ister AB yanlısı olalım ister AB muhalifi, karşı tarafı hâin ilân etmeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi