MÜSLÜMANLARI BİRBİRİNE KIRDIRAN YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ Mİ KURULUYOR?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalandığı belirtilen “Ortak Savunma Anlaşması”, ilk bakışta İslam dünyasının uzun zamandır ihtiyaç duyduğu bağımsız bir güvenlik yapılanmasının başlangıcı gibi görünebilir. Hele anlaşmada, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış kabul edileceği yönünde bir kolektif savunma hükmü bulunuyorsa, bunun sıradan bir askerî iş birliğinin çok ötesine geçtiği açıktır.
Fakat asıl soru tam da burada başlıyor: Bu savunma ittifakı kime karşı kuruluyor?
Gerçekten İslam ülkelerinin kendi güvenliklerini kendi imkânlarıyla sağlayacağı, Washington’dan, Londra’dan, Brüksel’den veya başka küresel merkezlerden bağımsız bir savunma sistemi mi doğuyor?
Yoksa Müslüman ülkeler, yeniden birbirlerine karşı konumlandırılarak, başka güçlerin belirlediği bir bölgesel güvenlik mimarisinin taşları haline mi getiriliyor?
Meseleye sloganlarla değil, bu soruyla bakmak gerekiyor.
İSLAM NATO’SU MU, İRAN’A KARŞI BLOK MU?
Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamalarda anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ve kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesinin amaçlandığı ifade ediliyor. Bu açıklama elbette önemlidir. Fakat uluslararası siyasette anlaşmalar yalnızca yazılı metinleriyle değerlendirilmez. Kimlerin bir araya geldiğine, hangi tarihte imzalandığına, bölgede hangi savaşın sürdüğüne, kimin kiminle gerilim yaşadığına ve anlaşmanın hangi kriz ortamında hayata geçirildiğine de bakılır.
Bugün İran faktörünün uluslararası analizlerde sürekli öne çıkarılması bu yüzden tesadüf değildir.
Eğer Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki savunma iş birliği gerçekten bağımsız bir İslam dünyası güvenlik projesiyse bundan MEMNUNİYET duymak gerekir.
Ancak sistemin görünmeyen dipnotunda şu yazıyorsa: “Asıl tehdit İran’dır.”
İşte orada durup düşünmemiz gerekir. Çünkü İran da bu coğrafyanın ülkesidir. İran halkının çok büyük çoğunluğu Müslümandır.
Türkiye’yi İran’a, İran’ı Suudi Arabistan’a, Suudi Arabistan’ı Yemen’e, Pakistan’ı bir başka Müslüman ülkeye karşı mevzilendiren bir sistemin adına “İslam ülkeleri savunma ittifakı” denilemez. Böyle bir yapılanma ancak Müslümanın Müslümana karşı silahlandırıldığı yeni bir cepheleşme düzeni olur.
ERBAKAN’IN UYARISI NEDEN YENİDEN HATIRLANIYOR?
Tam bu noktada Necmettin Erbakan’ın yıllar önce yaptığı konuşmaların yeniden gündeme gelmesi anlamlıdır. Erbakan’ın dış politika yaklaşımının merkezinde çok temel bir düşünce bulunuyordu: “İslam ülkeleri birbirleriyle savaşmamalı, birbirlerine karşı Batılı güçlerin kurduğu ittifaklara sürüklenmemeli ve kendi bağımsız siyasi, ekonomik ve askerî yapılarını oluşturmalıdır.” D-8 projesinin arkasındaki mantık da büyük ölçüde buydu. Erbakan yıllar önce Afganistan’dan Irak’a, Irak’tan Suriye’ye uzanan müdahalelerin yalnızca tek tek ülkelerle sınırlı kalmayacağını savunmuş; nihai hedefin bölgenin bütünüyle yeniden şekillendirilmesi olduğunu söylemişti.
Onun tartışmalı ama çarpıcı ifadesiyle: “Asıl hedef Türkiye’dir” demişti.
Erbakan’a göre mesele Saddam, Kaddafi, Esad veya İran değildi. Mesele İslam coğrafyasının parçalı, kavgalı, birbirinden şüphe eden ve dışarıdan müdahaleye açık tutulmasıydı. Bugün onun sözlerini yeniden hatırlatan şey de budur.
Çünkü aynı soruyla karşı karşıyayız: “Müslüman ülkeler kendi ittifaklarını mı kuruyor, yoksa kendilerine gösterilen düşmana karşı yeni cephelerde mi sıralanıyor?”
BİR MÜSLÜMAN ÜLKEYİ DİĞERİNE KARŞI KORUMAK MI?
Ortadoğu’nun yakın tarihine bakıldığında en büyük trajedilerden birinin, bölge ülkelerinin sürekli birbirlerinden korkutulması olduğu görülür.
Araplara İran gösterildi. İran’a Körfez ülkeleri gösterildi. Sünnilere Şiiler, Şiilere Sünniler gösterildi. Türklere Araplar, Araplara Türkler hakkında tarihsel korkular pompalandı.
Sonuç ne oldu? Silah şirketleri kazandı. Askerî üsler çoğaldı. Dış müdahaleler arttı.
Müslüman şehirleri yıkıldı. Milyonlarca insan göçmen oldu.
Irak yandı. Suriye parçalandı. Yemen aç bırakıldı. Filistin kan gölüne çevrildi.
Libya istikrarsızlaştırıldı.
Fakat bütün bunların sonunda İslam dünyasına hâlâ aynı reçete sunuluyor:
Daha fazla silahlanın, çünkü komşunuzdan korkmalısınız! İşte sorgulanması gereken tam olarak budur.
BÜYÜK SORU: TEHDİDİ KİM TANIMLIYOR?
Savunma ittifaklarında en önemli mesele kaç tankınızın veya uçağınızın bulunduğu değildir.
En önemli mesele şudur: Düşmanın kim olduğuna kim karar veriyor?
Eğer tehdit tanımını Ankara, Riyad ve İslamabad kendi bağımsız iradeleriyle yapıyorsa başka şey konuşuruz. Ama tehdit kavramı Washington’daki strateji merkezlerinde oluşturuluyor, Batılı düşünce kuruluşlarının raporlarında şekilleniyor, ardından Müslüman ülkeler o tehdit tarifine göre cepheleştiriliyorsa bunun adı bağımsızlık değildir.
Mekke’de anlaşma imzalamak onu otomatik olarak “İslami ittifak” yapmaz.
İttifakın karakterini mekân değil, siyasi irade belirler. Kâğıt üzerinde Müslüman ülkelerin savunma ittifakı kurup sahada başka bir Müslüman ülkeye karşı savaşması, İslam dünyasının birlik hayalini değil, tam tersine bölünmüşlüğünü kurumsallaştırır.
ASIL İHTİYAÇ İSLAM ÜLKELERİNİN BİRBİRİNE KARŞI DEĞİL, BİRBİRİ İÇİN GÜVENLİK ÜRETMESİDİR
İslam dünyasının elbette ortak savunmaya ihtiyacı vardır. Hatta belki bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.
Ama kurulacak sistemin ilk ilkesi şu olmalıdır: Bir Müslüman ülke başka bir Müslüman ülkenin düşmanı ilan edilemez. Türkiye'nin güvenliği İran’ın yıkılmasıyla sağlanamaz. Suudi Arabistan’ın güvenliği Yemen’in enkaza çevrilmesiyle sağlanamaz.
İran’ın güvenliği Körfez ülkelerinin tehdit edilmesiyle sağlanamaz. Pakistan’ın güvenliği komşularının istikrarsızlaştırılmasıyla sağlanamaz. Çünkü coğrafya kaderdir.
Bugün komşunuzun evini ateşe verirseniz yarın o yangının dumanı sizin pencerenizden girer.
“Gerçek bir İslam ülkeleri savunma yapılanması kurulacaksa İran da masaya oturabilmelidir. Mısır da, Endonezya da, Malezya da ve diğer Müslüman ülkeler de bu sisteme dâhil olabilmelidir. Amaç bir Müslüman ülkeye karşı cephe kurmak değil, bütün bölgeyi dış müdahalelere karşı korumak olmalıdır.”
MEKKE ANLAŞMASININ SINAVI DA BURADA BAŞLAYACAK
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasının gerçek niteliğini bugün yapılan diplomatik açıklamalardan çok yarın yaşanacak krizler gösterecek.
İran’la bir gerilim çıktığında ne olacak? İsrail bir bölge ülkesine saldırdığında bu kolektif savunma mekanizması çalışacak mı? Yoksa sistem sadece belirli düşmanlara karşı mı harekete geçirilecek?
İşte belirleyici soru budur.
“Eğer Mekke Anlaşması bütün Müslüman coğrafyasının bağımsızlığını, güvenliğini ve egemenliğini savunan yeni bir başlangıçsa TARİHİ ÖNEME sahip olabilir.”
“Fakat Müslümanları İran karşıtlığı, mezhepçilik veya başka jeopolitik hesaplar üzerinden birbirine karşı mevzilendiren yeni bir güvenlik düzeninin parçasına dönüşürse, bunun İslam birliğiyle hiçbir ilgisi kalmaz.”
O zaman yıllar önce yapılan uyarı yeniden karşımıza çıkar: Başkalarının çizdiği cephelerde birbirimizle savaşırken gerçek tehditleri göremez hale gelmeyelim.
Çünkü Müslüman dünyasının en büyük güvenlik problemi belki de silah eksikliği değildir. “En büyük problem, kimin düşman olduğuna hâlâ başkalarının karar verebilmesidir.” (G. Dihkan )
Dipnot: Endişelerimizde YANILMAK, BİZİM İÇİN BAYRAM VESİLESİ OLACAKTIR. Bölge ülkelerinin, bilumum Müslümanların lehine, DİRENİŞ CEPHESİNİN YARARINA, ziyonist soykırımcı Epstein cephesinin aleyhine olacak her adım çok değerlidir ve bizim beklentimizdir. BEKLEYİP GÖRECEĞİZ.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ