M. Kemal Aydın, Yeni Sakarya, 6 Ekim 2005

Geçen haftaki güzel yazısında (Yeni Haber, 28 Eylül 2005) Mustafa Topkara, müşterek ve çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın portresini çiz-miş. Adını vermekten kaçınmış. Lâkin adresini o kadar güzel tarif etmiş ki, elimle koymuş gibi buldum. Yazıdan beni haberdar ettiği için Osman Nuri Zengin’e müteşekkirim.

Söz konusu yazının gizemini ortadan kaldırmak niyetinde değilim. Tıpkı Mustafa Topkara’nın yaptığı gibi, arkadaşımızın “adı bende saklı” kalacak.

***

Topkara, müşterek arkadaşımızı “modern derviş” ve “sapıtmış” ikilemi üzerinden tartışmaya [sorgulamaya] çalışıyor. Daha doğrusu, bu sıfatların her ikisinin de kendisine yakıştırılabileceğini söylüyor.

Topkara’nın, “modern bir derviş mi yoksa bir sapıtmış mı, kararı siz verin” diyerek önümüze koyduğu kişiyle yaklaşık altı sene aynı odayı paylaştım. O siyaset bilimi [Kemal Tahir üzerine] alanında doktora çalışması yapıyordu, ben iktisat [küreselleşme ve bölgeselleşme üzerine] alanında. Güzel günlerimiz oldu. Birbirimizden istifade ettik. Bildiklerimizi, gördüklerimizi paylaştık. Fakat şunu teslim etmeliyim ki, onun bana verdiklerine karşılık, benim ona verdiklerim çok azdır.

***

Daha sonra o ayrılmak zorunda kaldı. Fakat ilişkimiz devam etti. Hâlen de ediyor. Yani o kişiye ilişkin bir şeyler söyleyebilecek durumdayım. Öncelikle şunun altını kalın kalın çizmeliyim. “Derviş” olup olmadığını bile-mem ancak o asla [bilinen anlamı ile] “modern” biri değil.

Bir kere, bu arkadaşımız modern bir insanın temel özelliklerinden yoksun. Dengeli ya da tutarlı olmak gibi bir endişe taşımıyor mesela... Yaptığı felsefe, siyaset ve tarih okumalarının, onu bir yerden başka bir yere savurmasına, “modern” bir kimsenin tahammül edemeyeceği ölçüde izin verebiliyor.

Aslında sancılı olan bu savrulma seanslarını etrafındakilerden gizleme ihtiyacı da duymuyor. Kendisinden, “ne kadar tutarsız bir adam yahu” ya da “dün söylediğinin bugün tam tersini söylüyor” diye söz edilmesi ihtimalini pek dikkate almıyor. Çünkü şunun farkında: Öğrendiğimiz [edindiğimiz] her yeni bilgi ya da bakış açısı yeni bir cümle olarak hayata iade edilmeli. Başkaları, daha önce kurduğumuz cümlelerin envanterini çıkarıyor ve kimi cümleleri yeri ve zamanı geldiğinde bize hatırlatıyor olabilir. Bu, tutarlı ya da dengeli olmamız için yapılmış bir davettir aslında.

Fakat bu davete icabet, bizi yeni hiçbir şey söylemeyen, söyleyemeyen insan konumuna ittirmez mi?

***

Bir başka arkadaşımız, benim de bulunduğum bir sohbette, ona şöyle de-mişti: “Abi, seninle çok konuda anlaşıyoruz, fakat ilginçtir, din söz konusu olduğunda sorun çıkıyor”. [Not: Arkadaşın bu cümlesinde “ikimiz de dindarız, böyle olmaması gerekir” iması var].

Arkadaşımız gittikten sonra, o bana dönerek şunu söyledi: “Bu arkadaşlar din alanını sorgulamaktan kaçındıkları için, beni anlaşılmaz ve sorunlu buluyorlar.” Evet, ona göre, sanırım itikadî alan istisna, her şey sorgulanmalıdır. Bizi özgürleştirecek ve daha üretken hale getirecek olan, yaptığımız sorgulamalardır.

Aslında tamamı bir yerlerden dayatılmış, hiçbiri tarafımızdan üretilmemiş çok sayıda tartışılmaz [tabu] zihinlerimizi işgal etmiyor mu? Belli bir açıdan bakıldığında bizi “modern” yapan dengeli ya da tutarlı kılan da belki tartışılmazlığını kabullendiğimiz bu meseleler... Fakat dengeli olmak ya da en azından dengeliymiş gibi gözükmek için zihinlerimizdeki işgale direnmekten kaçınmak ve ister istemez tahayyül gücümüze ket vurmak, kendimize yaptığımız bir haksızlık değil midir?

***

Şunu söylemeye çalışıyorum. Topkara’nın koordinatlarını belirlemeye çalıştığı arkadaşımız, kendisine bu haksızlığı yapmamaya gayret eden nadir kimselerden biridir. Yâni modern ve dengeli değildir.

Her şeyden çok moderniteyi ve bir bakıma kendi modernliğini sorgular. Ve bunu savrulmalar halinde yapar, “aşkın maddi temelleri vardır” diyecek kadar temel kabulleri çiğneyebilir bazen, içinde bulunduğu [yetiştiği] geleneği çatlatmaya yönelebilir.

Kısacası, o kaotik bir kişiliğe sahiptir. Bu nedenledir ki, onu “modern” yerine postmodern olarak isimlendirmek daha doğru olacaktır. Fakat onunki kusurlu bir postmodern duruştur.

Mâlum, postmodern düşünürler en azından modern düşünürler kadar yazı ile barışıktır. Düşüncelerini yazıya dökerler. O ise yıllardır yazı ile arasındaki husumeti sürdürüyor. Necati [Mert] Hocanın sıklıkla hatırlattığı bir şey var: Söz uçar, yazı kalır.