M. Kemal Aydın, Yeni Sakarya, 29 Eylül 2005
Daha önce egemen [liberal] iktisat teorisinin önermelerinden birini bu sütuna aktarmıştık. Tekrar edelim: İktisadi büyümenin hızlanması yoksulluğun azaltılmasını sağlıyor. Ve ardından sormuştuk: Bu ilişki hâlen geçerli midir? Günümüzde dünya ekonomisi büyümeye devam ediyor olmasına rağmen, bazı bölgelerde bilhassa Sahraaltı Afrika ve Güney Asya ülkelerinde yoksulluk olgusunun artıyor olmasını nasıl izah edeceğiz?
Yazının devamı şöyleydi: Teknolojik ilerleme ile bağlantılı olarak büyüme sürecinde niteliksiz işgücüne duyulan ihtiyacın azalması, söz konusu ilişkiyi anlamsız hale getiriyor. İlişki, tersinden çalışmaya başlıyor. Şöyle söylenebilir: Yoksulluğun artması, piyasa merkezli [referanslı] büyüme dinamiğinin niteliksiz işgücü sahiplerinin aleyhine sonuçlar üreten bir içeriğe sahip olmasının sonucudur.
Fakat bu cevap beni tatmin etmiyor. Zihnim ikinci bir soruyu kurguluyor: Niteliksiz emek sahiplerini yoksullaştırıyor olduğu için, büyüme ve bölüşüm politikalarının sorgulanması gerekmez mi? Sorgulama galiba şöyle olmalı: Yoksulluk, üretilmiş mal ve hizmetlerin nasıl bölüşüleceğini de piyasa belirlediği için hem derinlik hem de yaygınlık kazanıyor. O hâlde ne yapılmalı? Piyasa merkezli büyüme ve bölüşüm politikalarının yoksullaştırdığı insanların, bu duruma itiraz edebileceği yegâne meşru alan olarak, siyaset çok daha etkin bir biçimde kullanılmalı.
***
Bu yazıda yoksulluk meselesini, farklı bir boyutunu öne çıkartarak yeniden değerlendirmek istiyorum. Lâkin önce egemen [liberal] teorinin konuya ilişkin değerlendirmesini kabaca bir özetlemek gerekiyor. Söz konusu teoriye göre, bir ülkenin ekonomik büyüme dinamiği, o ülkenin kurumsal yapısı [Marx’ın “üstyapı” olarak isimlendirdiği hukuk, siyaset gibi alanların bütünü] tarafından belirlenmektedir. Geleneksel ya da yasal düzeyde, yerleşik ve herkesin riayet ettiği kuralları olan ve yozlaşma [çürüme] ihtimalini mümkün mertebe azaltmış bir toplumda aktörlerin iktisadi faaliyetlere katılma eğilimi yüksek olmaktadır. Daha açık bir ifade ile böyle bir toplumun bireyleri daha fazla tasarruf ve daha fazla yatırım yaparak büyümeyi desteklemektedir. Buna mukabil çıkar çatışması temelinde yaşanan sorunları çözecek olan kurumları [adalet sistemi] zafiyet içinde ise, o ülkenin ekonomik büyüme imkânları sınırlı olmaktadır.
Nitekim etnik ya da dinsel ayrımcılık üzerine siyaset inşa eden ülkelerin de büyüme performansı düşük kalmaktadır. Bunun sonucu, doğaldır ki, derin ve yaygın bir yoksulluktur. Sahraaltı Afrika’daki bazı ülkeleri kasıp kavuran yoksulluk bunun en önemli kanıtı olarak karşımızda durmaktadır. Örneğin zengin petrol kaynaklarına sahip olmasına rağmen, Nijerya yaşamakta olduğu etnik ve dinsel çatışmalar yüzünden ekonomisini büyütememektedir. Bunun bir yansıması olarak yoksulluk oranı artmaktadır. Nijerya’da yoksulluk sınırının altında yaşayanların toplam nüfusa oranı, 1980 yılında yüzde 27 iken 1985 yılında yüzde 46’ya, 1996 yılında yüzde 66’ya yükselmiştir. Bu bağlamda Liberya örneği de dikkat çekicidir. 1990’lı yıllarda Tutsi ve Hutu kabileleri arasında yaşanan çatışma, yoksulluk sorununun ağırlaşmasının temel sebeplerinden biridir. Bu ülke, tıpkı Nijerya gibi, doğal kaynaklar bakımından son derece zengin olmasına rağmen, çatışmanın kaynaklarını kurutacak kurumsal yapısı henüz olgunlaşmadığı için büyüyememekte ve yoksulluk olgusu ile karşı karşıya kalmaktadır.
***
Bu analiz ne kadar doğrudur? Gerçeği bütünüyle kavramakta mıdır? Analizi yapanların görmediği [göremediği] belki de görmek istemediği başka açılar yok mudur?
Sorgulamalıyız. Nijerya ve Liberya üzerinden önümüze konan kötü tablonun [etnik ya da dinsel çatışmalar, yozlaşmışlık] dışarıdan yâni dünyanın merkez’inden yapılan müdahaleler sonucu oluştuğu söylenemez mi? Söz konusu müdahaleler, iktisadi kaynakların etkin kullanılmasını ve yaratılan gelirin dengeli bölüşülmesini engelleyerek insanları birbirine düş-manlaştırıyor ve yoksulluğu derinleştiriyor olmasın?
Şunu söylemeye çalışıyorum. Yoksulluk analizini, iktisadiyat alanından, Marx’ın kavramsallaştırması ile “altyapıdan” başlatmak sanırım daha doğru olacaktır.