Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye’nin 2001 yılından itibaren gerçekleştirdiği reformlar ile Kopenhag Kriterleri’ni önemli ölçüde yerine getirdiği kanaatini deklare etmiş bulunuyor. Geçen hafta yayımlanan İlerleme Raporu’nda “Komisyon, Türkiye’nin siyasî kriterleri yeterli düzeyde karşıladığını düşünmekte ve katılım müzakerelerinin başlatılmasını tavsiye etmektedir” deniliyor (Radikal, 7 Ekim 2004). Bu cümle, Türkiye için olduğu kadar, Avrupa Birliği için de önemli bir dönüm noktasına tekabül etmektedir.

Şimdi, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hükümet [devlet] başkanlarından oluşan Konsey’in 17 Aralık’ta vereceği nihaî kararı bekleyeceğiz. Peşinen söyleyelim ki, Avrupa Birliği’nin gerek işleyiş biçimi gerekse ortaya koyduğu medeniyet tasavvuru, bürokratik düzlemde alınmış bu tavsiye kararının siyasî irade tarafından tescil edilmesini gerektiriyor. Aksi takdirde dünyanın bu en demokratik örgütlenmesi önemli ölçüde yıpranacaktır.

Şöyle söyleyelim: Bu aşamada Türkiye’ye karşı takınılacak negatif bir tavır, Avrupa Birliği’ne dönük kuşkuları derinleştirecektir. Bir başka ifade ile böyle bir tavır Avrupa Birliği’nin “Hıristiyan Kulübü olma yolunda hızla ilerlediği” iddialarına haklılık kazandıracaktır ve Avrupa Solu’nun [Sosyal Demokratlar, Sosyalistler, Yeşiller] kesin yenilgisi anlamına gelecektir.

***

Amerikalı bilim adamı Samuel Huntington, 1993 senesinde [bir başka Amerikalı bilim adamı] Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezine itiraz ettiği makalesinde, dünyanın “medeniyetler çatışması” ekseninde şekilleneceğini ileri sürüyordu. ABD Başkanı Bush’un 11 Eylül sonrasında Ortadoğu’ya yönelik olarak izlediği politikanın da büyük ölçüde ilham kaynağı olan makalesinde Huntington şöyle diyordu:

Günümüz dünyasında çatışmalar iktisadî ve ideolojik sebeplerden kaynaklanmayacaktır. İnsanlığı bölücü nitelikteki çatışmaların kökeninde, genellikle kültürel sorunlar [dinî sorunlar diye okuyun] yer alacaktır (...) Siyasî çatışmalar farklı medeniyetlere mensup gruplar ve uluslar arasında meydana gelecektir. Bu çatışmalar küresel siyasete egemen olacaktır. Medeniyetler arasındaki fay hatları, geleceğin muharebe hatlarını oluşturacaktır.

Bu cümleler, 1989 yılı itibariyle tehdit olmaktan çıkan komünizmin yerine İslam’ın konabileceğini ima eden bir bakış açısına denk düşmüyor mu?

***

Şunu biliyoruz. Din farklılığı Avrupa Sağı’nın [Muhafazakârlar, Hıristiyan Demokratlar] Türkiye’nin Birlik’e üye olması ihtimaline karşı mesafeli duruşunun, belki de en önemli sebebi. Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin temel perspektifine uygun düşmediği ve itibarı [fiyakayı] zedeleyeceği için, bu sebep sadece kapalı kapılar ardında telaffuz ediliyordu. Resmî söylem, Avrupa Birliği’nin manifestosu olan Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlanması hâlinde üyeliğin mümkün olacağı biçiminde idi. Türkiye’nin bu kadar kısa süre içinde öngörülen bu siyasî kriterleri karşılayacak hamleleri [reformları] yapacağı kesinlikle beklenmiyordu. Fakat yaptı. Türkiye, Avrupa Birliği Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günther Verheugen’in ifadesi ile muhataplarına “evet demekten başka bir seçenek bırakmadı”.

Buna rağmen, Avrupa Birliği Konseyi’nin “hayır” anlamına gelecek bir karar alması ihtimal dışı değil. Ne var ki “medeniyetler çatışması” tezinin onaylanması anlamına gelen bu kararı, Avrupa Solu’nun ne içine sindirmesi kolay olacaktır ne de izah etmesi.

Kaynak: Yeni Sakarya Gazetesi