Türkiye, bilindiği gibi, 1994 ve 2001 yıllarında iki ağır ekonomik kriz yaşadı. Krizler, iş ve gelir güvencesinin azalması, borçluluk yükünün ağırlaşması gibi önemli sonuçlar doğurdu.
Her birimiz, bu krizlerin sorumlusu olarak, bazı kişileri [adresleri] gösterdik. İşin görünen yâni medya tarafından öne çıkartılmış olan kısmına bakarak bilgimiz ve dilimiz elverdiği ölçüde, hatta bazen kendimizi aşarak yorumlar [analizler] yaptık. Ekonominin nasıl düzeleceğini anlamaya [anlatmaya] çalıştık. Hâlâ da öyle yapmaya devam ediyoruz.
Bana göre bu tavır bir hayli sorunlu. Zira neoliberal karakterli sermaye birikim modelini sorgulamaksızın yapılan kriz analizleri, maalesef yanıltıcı oluyor. Bu tür analizler, zımnî olarak, neoliberal çerçeve içinden üretilmiş istikrar programının doğru olduğunu kabul ediyor: Krizlerin sebebi, ehil ve lâyık olmayan siyasetçi-bürokrat sınıfı tarafından yapılan uygulama hatalarıdır. Hâkim iktisat anlayışına uygun hareket edilir ise kriz riski ortadan kalkar, ülke istikrar kazanır. Oysaki, krizin kaynağı 1990’larda benimsenmiş olan sermaye birikim modelinin kendisi. Daha doğrusu, krizleri bu modelin önerileri doğrultusunda oluşturulan istikrar programları üretiyor.
Söz konusu birikim modelinin temelleri, yabancı sermaye girişini kolaylaştırmayı amaçlayan 1989 Düzenlemesi ile atıldı. Bu düzenlemenin arkasında 1987 senesi itibariyle makroekonomik dengelerin bozulması gerçeği yatmaktadır: Finansman açıkları olağanüstü boyutlarda genişlemiş ve iç borç faiz yükü artmıştır. Bir müddet sonra, yurtiçi tasarruflar genişleyen kamu açıklarını karşılayamaz hâle gelmiş ve uluslararası tasarruflar her za-man olduğundan daha fazla önem kazanmıştır.
Çözüm olarak, ülkeye kısa vadeli ve spekülatif amaçlı yabancı sermayenin girmesini mümkün kılacak olan 1989 Düzenlemesi devreye sokulup malî [finansal] serbestleşmenin altyapısı hazırlandı. Şöyle söylemek, sa-nırım daha doğru olur: 1989 Düzenlemesi ile ulusal finans piyasası uluslararası fonların spekülatif saldırılarına açık hale getirilmiş oldu.
Mâli sermayenin aldığı bu yeni biçim yâni sıcak para tekin değildir. 1990’lı yıllarda çok sayıda ülkenin yaşadığı ekonomik krizlerin arkasında bu yeni biçimi ile mâli sermaye bulunuyor. Rusya’nın, Malezya’nın, Arjantin’in ve Türkiye’nin yaşadığı krizler, spekülatif amaçlı ve kısa vadeli sermaye akımlarının, istikrarsız ve kırılgan ekonomik yapılar oluşturduğunun birer kanıtıdır.
***
Sıcak para, doğası gereği en fazla spekülatif kazanç sağlayacağı ülkeyi yâni kur artışına göre daha yüksek reel faiz getirisi elde etmeyi mümkün kılan ülkeyi tercih etmektedir. Faiz ile kur arasındaki makas [ki sıcak para buradan beslenmektedir] muhafaza edildiği sürece bir sorun yaşanmıyor. Fakat bu ilişkiyi sürekli kılmak kesinlikle mümkün değil. Zira ülkeye giren sıcak paranın spekülatif amaçlı saldırısı [yüksek reel faizlere yönelmesi] ulusal paranın aşırı değerlenmesine yol açıyor. İthalatı özendiren, buna mukabil ihracatı kârlı bir faaliyet olmaktan çıkaran bu durum cari işlemler açığını büyütüyor. Ve ödemeler dengesi sorunu daha ağır bir biçimde ortaya çıkıyor. Bir müddet sonra faiz ile kur arasındaki hassas denge bozuluyor ve sıcak para, arkasında büyük bir hasar [kriz] bırakarak ülkeden kaçıyor.
Dünya Bankası’nın eski baş ekonomisti J. E. Stiglitz, Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı isimli kitabında bu durumu tekne-deniz metaforu ile açıklıyor: Gelişmekte olan bir ülke [mesela Türkiye], onarılması gereken küçük bir tekne gibidir. Böyle bir teknenin, gövdesindeki delikler kapatılmadan, kaptanına eğitim verilmeden, can yelekleri bordasına konulmadan fırtınalı bir denize yollanması, kaçınılmaz olarak bir felaket ile sonuçlanacaktır. En iyi şartlar altında bile, büyükçe bir dalga teknenin alabora ol-ması için yeterlidir. Gelişmekte olan bir ülkede malî serbestleşme odaklı bir düzenleme yapılmasının doğuracağı sonuçlar da bundan farklı değildir.
Türkiye’nin 1994 ve 2001 yıllarında yaşadığı ağır iktisadi krizleri bu analitik çerçeve içinde ele almak ve değerlendirmek gerekiyor. Bu çerçevenin dışına çıkılarak yapılacak akıl yürütmeler, meselenin özünden uzaklaşma ve yaşanan krizleri, uygulama arızalarını öne çıkararak açıklama riski taşımaktadır.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ