Kahraman Gündüz kardeşim. Seni tanıyabilir miyiz?
1973 Kayseri Bünyan doğumluyum. Aslında benim ismim doğmadan önce hazırmış. Çanakkale gazisi dedem Kahraman Çavuş’un ismi, daha doğmadan bana verilmiş. O yüzden hani biz doğuştan kahramanız yani. Soyadım Gündüz’e gelince: Dedem, Çanakkale Savaşı gazisi demiştim. Dedem Cephedeki Asım Gündüz komutanını çok severmiş. Çok iyiymiş araları, savaştan sonra da görüşmüşler birkaç sefer. Soyadı kanunu çıkınca, dedem, cephedeki komutanına sevgisinden Gündüz soyadını almayı tercih etmiş. Adımın ve soyadımın hikâyesi böyle.
Sen ne mühendisisin Kahraman kardeş?
Elektronik ve haberleşme mühendisiyim. Yıldız Teknik Üniversitesi elektronik haberleşme mühendisliği 1997 mezunuyum. Meslek hayatım boyunca yurt içinde-yurt dışına epeyce bir projelerde yer aldım. İran’da, Irak'ta, Suriye'de, Nijerya'da, Uganda'da, Libya'da, Azerbaycan'da, Katar'da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulundum. Son on beş bu alanda kendimi geliştirdim. En son işte yurt içine döndüm. Şu an İstanbul Tuzla’dayım. Bir veri merkezinin kurulumunda proje müdürü olarak görev aldım.
Bir önceki görevindeyken İHA-SİHA üreten savunma sanayiinde genel müdürdün. O zaman hangi ülkelerde çalışmalar yapmıştın?
Daha önceki işyerimde yine temel görevlerim arasında veri merkezleri, operasyon merkezleri, harekât üssü merkezleri kurmak, sınır güvenlik sistemleri kurmak gibi işlerim vardı. Ama bunun yanı sıra İHA-SİHA üretimde de bulundum. Bununla ilgili Libya'da, Nijerya'da, Azerbaycan'da savaş zamanı değişik çalışmalarımız oldu.
Hatta bir ara Türkiye'den çok dışarıdaydın galiba?
Evet evet, bir ayağımız sürekli dışarıdaydı. Savaş zamanı Libya'daydık mesela. Bir gün önce bombalanmış havaalanına iniş yaptık, askeri kargo uçağıyla. Götürdüğümüz ekipmanlarla veri merkezleri kurduk orada. Çalıştırdık, devreye aldım, altı ay içinde dönüş yaptım. Azerbaycan’ın Karabağ Savaşı zamanında oraya mehter çalan dron götürmüştüm. Yani psikolojik harbin bir parçası diyelim. Olumlu sonuçlarını da gördük. Düşünün yani, kuşumuzu uçuyor, bir Ermeni birliği tespit ediyor. Çevresinde Ceddin deden, neslin baban, hep kahraman Türk milleti diye marş dönüyor. Ne kadar sinir bozucu bir şey değil mi düşman için? Yani savaş sadece silahla topla tüfekle kazanılmıyor. Psikolojik harp de önemli.
Devletimiz bu bağlamda -sizin gözlemlerinize göre- Suriye'de neler yaptı acaba? Ben çok küçük bir kısmını biliyorumdur. Aslında on-on beş yıldır Türkiye, Suriye konusunda hem Türkiye'de hem de Suriye'de çok aktif, çok enteresan işler yaptı. Ben savaş sonrası Şam'da bulundum. Emevî Camii’nde bir namaz kılmak istedim. Hatta bir cuma namazı -çok şükür- kılmışlığım var. (20 sene önce de kılmıştım.) Emevî Camii'nde ben Suriye Ordusundan üç askerle konuştum. Arapça bilmiyorum. Yarım saat Türkçe konuştuk. Çok akıcı bir Türkçeleri vardı. Evet, belli ki Türkiye'de eğitilmişler. Zamanı gelince de ülkelerine gitmişler, savaşmışlar. Suriyelilerin Türkiye’de ne işi var diyen ahmaklara kapak olsun. Ne işimiz var Suriye'de diyenlere de kapak olsun. Biz Suriyelileri sadece yedirip içilip giydirmedik. Bunları eğittik de. Yani sonuçta Suriyeliler için Türkiye'yi ikinci vatan, Türkçe ikinci dil, Türk lirası orada ikinci para birimi. Biz bunları hani yaşadık, gördük yani.
Kahraman'cığım, İran-Amerika ve İsrail üzerinden Ortadoğu'da çok ciddi bir savaş var. Türkiye'nin savunma sanayiinde geldiği noktayı iyi biliyorsun. Senin de içinde yer aldığın bu tecrübeler ışığında sormak istiyorum. Bu savaş ortamında Türkiye'nin durumu nedir? Özellikle de savunma sanayii açısından?
Aslında hepimizin gördüğü, gözümüzün önünde olan ama dikkatlerden kaçan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Savaş bölgesindeki haritayı, İran-İsrail-Amerika Savaşında bölgede vurulan ülkeleri gözümüzün önüne bir getirelim: Batıdan doğuya sayalım; -kimin vurduğundan bağımsız konuşuyorum- İsrail vuruldu, Lübnan vuruldu, Ürdün vuruldu, Irak vuruldu, Kuveyt vuruldu, İran vuruldu. Aşağıya iniyorum; Bahreyn vuruldu, Katar vuruldu, Birleşik Arap Emirlikleri vuruldu, Umman vuruldu, Suudi Arabistan vuruldu, Yemen vuruldu. Saymadığım iki ülke kaldı bölgede: Biri Türkiye. Peki diğeri? Suriye… Suriye’ye tek kurşun bile atılamadı. En son geçenlerde İsrail’den bir taciz ateşi oldu, o kadar. Ama savaş sebebiyle tek kurşun atılamayan iki ülke var, biri haliyle Türkiye. Diğeri Suriye.
Suriye'yi niye vuramadılar?
Çünkü Suriye bizim şemsiyemiz altında da ondan. Biz Suriye'deyiz de ondan. Yani Suriye’ye ateş etmek bu hem İran için intihar olurdu hem İsrail için intihar olurdu. Bölgemizdeki gelişen olayların tahlili açısından, Türkiye'nin savunma sanayiinde hangi noktaya geldiği açısından önemli bir gösterge.
Bir iddiaya göre, İran’dan bize üç tane göndermişler galiba, bir iddiaya göre de on üç tane. Biz İran'dan veya İsrail'den gelebilecek her türlü saldırılara karşı savunma sanayiinde ne durumdayız?
Aslında dört tane diye biliyorum ben. Ama bunların da nereden geldiği çok belli değil. Mesela Irak'ta, Irak hükümetinin de bilmediği, şans eseri fark edilen, bir İsrail üssü bulundu. Oradan atılmış olma ihtimali çok yüksek.
Bu Türkiye’yi de işin içine çekmek için Amerika-İsrail'in taktiği olabilir mi?
Olabilir yani. Hükümetin devletimizin tavrını çok soğukkanlı buluyorum. Türkiye çok stratejik bir rol oynuyor aslında. Şöyle; o atılan füzelerde, biz kendi savunma sistemlerimizi hiç harekete bile geçirmedik henüz. Evet, gerektiğinde kendi çok ciddi savunma sistemlerimiz var. Biz bunları da hani aktive edebilecek durumdayız ama bunlara şimdilik hiç ihtiyaç duyulmadı. Çok bizi ilgilendiren bir şey değildi. Hani basit şeylerdi, çok kolay imha edilebilecek şeylerdi. Daha karmaşık, daha komplike saldırılara bile hazırlıklı ciddi bir sistemimiz var, ki bu sistemlerin anası diyebileceğimiz demir kubbemiz var. Mesela İsrail'in kubbesi delik deşik oldu. İran’ın hatta modası geçmiş silahları bile İsrail'i delik deşik etti. Ve ben, İran'ın tüm gücüyle ve ciddi mühimmatlarıyla İsrail'i vurduğunu da düşünmüyorum. Yani istese çok daha fazlasını yapabilirdi. O yüzden, Türkiye'nin gücü İran'la kıyaslanamayacak kadar üst düzeyde. O yüzden İsrail’in, kolay kolay Türkiye'ye bulaşmak gibi bir intihar girişimi içinde bulunacağını zannetmiyorum.
Amerika'nın dünyaya pompaladığı, Trump’ın dünyaya pompaladığı algı operasyonuna göre, işte bir Ramazan sabahında, -oruçluyuz- İran’ın devlet başkanı, savunma bakanını ve genelkurmay başkanını yok ettiler. Güya İsrail’in, Amerika’nın havasına göre, İran Savaşı üç-beş günde bitecek gibiydi. Aylar oldu, İran herhalde yenilmedi. Bunu neye bağlıyorsunuz? Savaş teknolojileri açısından soruyorum.
İran’a yenilmiş diyemeyiz. Kazanmış da diyemeyiz. İsrail için de aynısını söyleyemeyiz, iki tarafın da ciddi kayıpları oldu. Bu işte ben biraz danışıklı dövüş olduğu kanaatindeyim. Yani bölgeyi karıştırmak için. İran yok olmayacaktı zaten. İsrail ile İran'ın ajandalarının paralel olduğu kanaatindeyim. Bu yarın bir gün -hani bir tarafa not ediniz- çıkacaktır. Yani ben öyle düşünüyorum. O yüzden, bu galibi mağlubu olmayan, ne zaman biteceği belli olmayan, bölgeyi karıştırmaya matuf, iki tarafın da hem İsrail’in hem İran’ın işine gelen, bir danışıklı dövüş olduğu kanaatindeyim açıkçası.
Amerika, halkı Müslüman olup da yöneticileri pek Müslüman olmayan, Amerika'nın -İngiltere’nin güdümündeki Arap devletlerinin hepsine ‘sizi ben koruyacağım’ diye senelerdir propaganda yaptı. Trump, en son bir ara bölgeye gidip kabadayılıkla para topladı. Ama İran saldırıları karşısında pekte koruyamadığı anlaşıldı. Ardından da Mekke Anlaşması geldi. Senin gözünle Mekke anlaşması nedir? İstikbale matuf neler beklenebilir?
Şimdi aslında İran ile İsrail arasındaki, Amerika'nın da desteklediği savaş, bize, Türkiye'ye enteresan fırsatlar da sağlamadı değil. Yani biz fırsatçı bir ülke değiliz. Tarihimiz boyunca olmadık. Ama bazı fırsatlar kendiliğinden gelir. Şimdi ben bunu birkaç ayakta değerlendirmek istiyorum. Bir finans. İki data. Üç güvenlik. Dört enerji. Bu bahsettiğimiz dört unsur da kendisi için güvenli bir liman arar. Para ve data. Bu savaş sırasında insanlar, çok basit bir bankacılık hizmetini, gidip ATM’den para çekme hizmetini bile Körfez bölgesinde gerçekleştiremedi. Bir de burada büyük finansal kuruluşları filan düşünün. Yani bir orada finans hizmetleri kitlendi. Körfez bölgesinde vurulan, sadece askeri üsler, kritik üsler değildi. Otuz-otuz beş tane veri merkezi vuruldu. Çok büyük küresel şirketlerin veri merkezleri vuruldu. Amazon’un, Google’un, çok önemli verilerini kaybettiler. Ne kadar veri kaybettikleri ne kadar ekipman kaybettiklerinin, şu an için hesabı yok. Veri de finans da güvenli bölge arar kendisine. Körfezin çok da güvenli olmadığı ortaya çıktı. Son savaşlardan sonra, yeni bir liman arayacak. En güçlü ihtimal şu an için Türkiye. Üç enerji. İşte Hürmüz Boğazı bugün açıldı, yarın kapandı, üç gemi geçti, 150 gemi geçti artık geçmiyor derken. Kapandı, şimdi hayır. Şimdi Kızıldeniz çıkışı da kapalı. Husilerden dolayı. İki boğaz da kapalı. Şimdi Körfez Bölgesinin enerjisi nereden geçecek? Soru bu. İşte Türkiye’nin sekiz-on yıldır, Kalkınma Yolu Projesiyle, Bağdat Hükümetiyle birlikte, Basra Körfezi'nden başlayıp Türkiye’ye doğru ilerleyen bir hat var. Hem yol hem enerji hatları var burada. Artık enerji hatlarının habı da Türkiye olacak. Son ayak, güvenlik: Körfez ülkeleri yıllar yıllar trilyon dolarlarca paralar akıttılar, Amerikan savunma sanayi için. Geceleri rahat uyuyalım diye. Ama görüldü ki Amerika'nın Körfez ülkelerini savunmak için kılını bile kıpırdatmadığı görüldü.
Amerika istese İsrail’i koruyabilir miydi?
Sanmam. Bu sorunun cevabı aslında İsrail'de saklı. Amerika, İsrail'i bile koruyamadı. İradesi olduğu halde İsrail'i koruyamayan savunma sistemleri, Körfez ülkelerini hiç koruyamazdı. Koruyamadı da zaten. Körfez ülkelerini ne yapacaklar? Yeni bir strateji geliştirmeleri lazım. Savunma stratejisi bunun için de Amerika ekseninden Türk eksenli savunma sanayiine geçiş olacağı kesin. Bunun en iyi göstergesi de Mekke Mutabakatıdır. Suudi, Pakistan, Türkiye… Buna Mısır eklemlenecek, Körfez bölgesindeki tüm ülkeler eklemlenecek.
Suriye de var mı sırada?
Suriye Türkiye demek Suriye demek; Suriye demek Türkiye demek zaten. O da olacak. İllaki katılacaktır da. Bunun adımları atılıyor. Mısır olsun, diğer bölge ülkeleriyle olsun, o kapsam genişleyecektir.
Bu savaş halkı Müslüman olan ülkelerde bir uyanışa mı neden oldu?
Yöneticilerini de uyandırdı diyebiliriz. Yani trilyonlarca dolar akıtmışlar. Daha yakın zamanda, işte iki sene önce, Trump Arabistan'a gitmişti. 600 milyar dolarlık bir anlaşma yapacaklardı. Hadi bir trilyon dolarlık yapalım dediler. Sonuç? Yani tüm Körfez bölgesi gibi Arabistan da delik değişik oldu, koruyamadılar. Yani hem bunca para aktarıyorsun hem korunamıyorsun hem de geliyor, Amerika üstlerini kuruyor. Seni bir üs olarak, orada bir karakol olarak kullanıyor. Bu çok sürdürülebilir bir şey değil. O yüzden er geç Türkiye ekseninde bir savunma paradigması kurulacak yani.
Türkiye'nin son on beş yıldır savunma sanayinde geldiği nokta?
Tabii bu kuru bir iddia değil. Yani arkası dolu dolu. Hani bunu biz söylemiyoruz. Yunanistan söylüyor, İsrail söylüyor, Amerika söylüyor. Avrupalılar, Avrupa'daki savunma sanayi ile ilgili basın yayın kurumları söylüyor. Ana haber bültenleri söylüyor. Türkiye'nin özellikle nereye geldiğini, içeriden dinlemeyin, dış basından dinleyin.
Kahraman’cığım, gelinen noktada, az önce söyledin; bir Türkiye'nin bir de Suriye'nin üzerinde bir sıkıntı olmadı, diye. Arap ülkeleri ona da bakmış olabilir mi?..
Tabii ki. Direk model… Yani bize o kadar bomba yağıyor, her tarafımız vuruluyor, delik deşik olduk. Suriye, Suriye'de bir şey yok. Neden? Çünkü Türkiye'yle beraber hareket ediyor. Tarih boyunca böyledir. Yani Türkiye'nin dostluğu merttir. Düşmanlığı daha da merttir. Yani dostu kazanır. Yani Türkiye’ye yaklaşan, Türk'le omuzdaş olan herkes kazanmıştır. Tarihte de böyledir. Bugünde böyle. İşte Somali kazandı, Etyopya da kazanıyor, Suriye kazandı, Irak kazandı. Azerbaycan kazandı, Libya kazandı. Yani Ermenistan bile hani kazanmak için Türkiye'yle anlaşmak istiyor. Hani uyum içinde, içerideki dışarıdaki diasporaya rağmen hani muhalefete rağmen, Türkiye'yle yaklaşıp kazanmak istiyor. Umarım İran da hem mezhepsel hem de tarihsel takıntılarını bir kenara bırakıp hani Türkiye'ye biraz yakın dursalar, yani sadece coğrafyanın değil tüm dünyanın tarihi değişebilir.
Pakistan niye işin içine girdi?
Pakistan zaten uzun süredir Türkiye ile beraber hareket ediyor. Karabağ Savaşında ben Azerbaycan'daydım. O dönemde ben sokaklarda üç bayrağı sürekli yan yana gördüm: Azerbaycan, Türkiye, Pakistan. Biz hani Azerbaycan'la ilgili konuşurken, iki devlet tek millet deriz ya aslında Pakistanlılar da üç devlet tek millet, diyorlar, o gözle bakıyorlar. Zaten hep beraberiz diyorlar.
Ukrayna-Rus savaşında Türkiye'nin savunma sanayiinin etkisi var mı?
Onu savaş öncesi ve savaş sonrası diye ikiye ayırmak lazım. Yani savaş başladıktan sonra Ukrayna'ya bir destek sağlamak, bizi savaşın içine çeker idi ve taraf yapardı. Türkiye savaş boyunca tarafsızlık pozisyonunu korudu. Halen de koruyor. Ama öncesinde Ukrayna'yla yapılmış anlaşmalar var. Verilmiş ürünler var. Savunma sanayiini destekleyen bir şeyler var. Barış zamanı istediğiniz ülkede istediğiniz şeyi yapabilirsiniz. O dönemde yaptığımız ortak çalışmalar var. Yani daha önce vardı. Savaşta yok. Varsa da hani bunu gösteri göstere yapamazsınız. Çünkü Rusya'yla aramızın kötü olmasını istemem, istemeyiz. Yani orada dengeli bir politika götürüyor. Sonra on yıldır Türkiye, Rusya'yla ilişkileri gayet dengeli götürüyor. Hem Ukrayna tarafıyla hem de Rusya tarafıyla görüşen, yeryüzünde başka bir ülkeye ülke yok, lider yok.
NATO ülkesiyiz üstelik…
Ve Rusya, Putin, son derece saygı duyuyor Türkiye'ye, Erdoğan'a. Yeri geliyor, Erdoğan, Kırım'da işgalcisiniz diyebiliyor Putin'e. Gidiyor, Kırım’da işgalcisiniz, Kırım’ı boşaltmanız lazım, Kırım Ukrayna toprağıdır, diyor. Yani bunları söylüyor, onu da söylüyor.
Son olarak; bir yandan da Türkiye anlaşmalar gereği NATO'nun güdümünde değil mi? Türkiye’nin dış politikada ve savaşta bu tavrını nasıl buluyorsunuz?
NATO'nun güdümünde olsaydık… Normalde beklenen buydu. Evet ama tabii onu biz, 1 Mart 2003’te, yani 1 Mart Tezkeresi ile çöpe attık. Yani AK Parti hükümeti iktidara yeni gelmişti. Önündeki ilk imtihanıydı, aslında bu tezkere. Hatta Amerika, geçeceğinden o kadar emindi ki, daha tezkere çıkmadan, İskenderun Limanına askeri gemileri yanaşmıştı. Limana yüklerini boşaltmaya başlamıştı. Artık tezkere çıkacak diye. Van'da, Urfa'da, Mardin'de depolar kiralanmıştı. Araziler kiralanmıştı. Yani bu malzemeleri götürecekler ve depolayacaklar. O kadar emindiler. Irak'a Türkiye üzerinden gireceklerdi. Tezkere çıkmadı. O ekipmanlar tekrar o gemilere yüklendi. Gerisin geri gittiler; o gün bugündür Türkiye, NATO ekseninde değil, Ankara ekseninde bir dış siyaset üretiyor, dış politika üretiyor. Tüm Amerika'ya rağmen, İngiltere'ye, Fransa'ya, Rusya'ya rağmen, biz Kuzey Suriye'de, güneyimizde, bir terör örgütü devleti oluşmasına izin vermedik. Çok bedel ödedik, izin vermedik. Her şeye rağmen, herkese rağmen, gittik Libya'da, kendi bağımsız politikalarımızı ürettik. Sonuçta ne oldu? Deniz yetki anlaşmasıyla bu işi taçlandırdık. Bunlar hep NATO'ya rağmen, yani egemen güçlere rağmen yapılmış şeyler. Benzer durum Azerbaycan için de geçerli.
NATO’ya rağmen Türkiye son 10 yılında farklı politik uyguluyor diyebilir miyiz?
Tabii ki uyguluyoruz. Bence bu siyaset üstü bir mesele. Ben bunun 2.500 yıllık Türk devlet aklının bir ürünü, sonucu olduğunu düşünüyorum. Ha ısrarla bu devlet aklına mugayir veya muhalif tarafta duran bir zihniyette yok değil. Yani bugün bakıyorsunuz, daha geçen hafta, bir ay önce, en önemli siyasi partilerimizden birinin genel başkanı, çok NATO yanlısı, biz gelirsek NATO bizimle çok daha iyi iş yapar, bizi destekleyin, tarzında yazılar yazabiliyor, açıklamalar yapabiliyor. Bu açık kaynaklarla sabit.
Kahraman’cığım; bu güzel ve derin söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben de çok teşekkür ederim Fahri Abi. Ayağınıza sağlık.



KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ