Ulusal devlet, 1980’lerin başından itibaren yoğun bir biçimde küreselleşen ve yeni yeni hükümranlık alanları yaratan sermaye karşısında nasıl yapılandırılmalı? Belki de şöyle sormalıyız: Küreselleşme dediğimiz olgu toplumun refah ve mutluluk talebini, kendisine direnen ulusal devlet dinamiklerine göre daha yüksek bir seviyede karşılıyor ise milliyetçi [ulusalcı] duruş nasıl olmalıdır? Durum, yukarıda ifade edildiği gibi ise eğer, milliyetçilik ya da ulusalcılık adına, artık refah ve mutluluk üretemeyen ulusal devlete sahip çıkmaya devam etmek doğru mudur?
Bu soruların sağlıklı bir biçimde cevaplandırılabilmesi için, ulusal devletleri küresel iktisadî süreçler karşısında izlediği politikalar ve sergilediği yeni duruşlar itibariyle kategorize etmek gerekiyor. Bu bağlamda, iki farklı ulusal devlet duruşundan ya da biçiminden söz etmek mümkün.
Birinci grupta küresel süreçlerin ikram ettiği birtakım nimetlerden ve fırsatlardan kendi yurttaşlarının olabilecek en yüksek seviyede istifade etmesini sağlayan ulusal devletler yer alıyor. Bu devletler nispeten sorunsuz. Zira bu devletler, bir önceki döneme [küreselleşme öncesi dönemi kastediyoruz] göre daha müstahkem mevzilerin arkasına konumlanarak güç ve itibar kazanabiliyor.
İkinci grup ise birinci grupta yer alan devletlerin becerisini gösteremeyen ve sonuç olarak yurttaşlarının biraz daha yoksullaşmasına seyirci kalan ulusal devletlerden oluşuyor. Sorun yaşayan ve güç yitiren, bu devletler. Biraz daha açık söyleyelim: Finansal sermayenin küresel ölçekte yaptığı manevraların bir sonucu olarak yoksullaşan ve çaresizleşen insanların yaşamakta olduğu ulusal devletler ciddî bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya bulunuyor.
***
Şimdi bu çerçevenin içinde kalmaya özen göstererek yazının başında sorduğumuz suallerin cevabını vermeye çalışalım.
İktisadi liberalizmin küresel ölçekte yaygınlaşması ve derinlik kazanması sermaye sahiplerine, tarihin daha önceki dönemlerinde görülmedik hükümranlık alanları yaratıyor. Şöyle de söylenebilir: Küreselleşme olarak isimlendirilen büyük dönüşüm, ulusal devletin iktisadî faaliyetleri ve dolayısıyla toplumsal-siyasal alanı yönetme hakkını yitirmesine sebep oluyor. Çünkü neoliberal felsefeye uygun olarak yapılan hukuki düzenlemeler, sermayenin ulusal sınırların ötesine aktarılması sürecinde devletin müdahalesinin azaltılmasını amaçlıyor.
Neoliberal anlayışın dayatması, bununla sınırlı değil. Kamu harcamalarının da daraltılması gerekiyor. Bu harcamalar, bilindiği gibi, bir taraftan gelir dağılımını düzelterek sisteme meşruiyet kazandırırken diğer taraftan da sermaye birikim sürecini hızlandırmaktadır.
Öte yandan bu yeni düzenin gitgide belirginleşmeye başlayan çatışma alanlarından ve yöntemlerinden kaygı duyanlar, bir bakıma nostaljik bir yönelim ile bir önceki tahakküm biçimine yâni ulusal devlet yapısına sarılıyor. Ahmet İnsel’den [“Küreselleşme ve Emperyal Güç”, Birikim, Ağustos 2001] istifade ederek söyleyelim. Küresel ölçekte iktisadî ve siyasî gücü elinde bulunduranlar tarafından tehdit edilen kitleler, yerleşik ulusalcı sol anlayışın da etkisi altında kalarak, direniş ve mücadele mekânı olarak görmeye devam ettiği ulusal devlet yapısına sahip çıkmaktan başka bir çare üretemiyor; üstelik bu yapının refah ve mutluluk üretiminde yetersiz kaldığını bile bile.
Ben bu anlayışın ve tavrın sorunlu olduğunu düşünüyorum. Zira bu tavır, Ahmet İnsel’in benzetmesi ile feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde burjuvazinin ulusal devlet çatısı altında oluşturmaya çalıştığı yeni egemenlik biçimine karşı eski rejimin kurumlarını ve ilkelerini bayrak yaparak direnmeye çalışanların tavrını andırıyor.
Tarihin bize öğrettiği, bu tür bir tavırdan beslenen mücadelenin, kullanılan yöntem ne olursa olsun, başarılı sonuçlar doğurmayacağıdır. Mücadele, küreselleşen sermaye karşısında acze düşen ve artık refah üretemeyen ulusal devlet yapısına sahip çıkarak yürütülemez. Yapılması gereken şey, ulusal devlet yapısını, toplumun taleplerini daha fazla dikkate alacak ve küresel ekonomik süreçlerin sunduğu nimetleri [fırsatları] içeriye yansıtacak biçimde dizayn etmektir.
Bunun ötesinde asıl mücadele dinamiği, küreselleşen sermayenin mağdurları ve muhalifleri mevcut güce alternatif olabilecek yeni bir küresel güç oluşturabildiği takdirde üretilmiş olacaktır. Kaldı ki, küresel ölçekte bütünleşme çağrısı ilk olarak, yaklaşık 150 sene önce, iktisadi düzenin mağdur etmekte olduğu geniş kitlelere yapılmamış mıdır?
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ