M. Kemal Aydın, Yeni Sakarya, 22 Eylül 2005

Üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, 1980 senesinin izleri hâlâ silinmiş değil. Mâlum, 1980 senesi yakın tarihimizin önemli dönemeçlerinden birine tekabül etmektedir. O sene içinde Türkiye, önce iktisadiyat [24 Ocak] ardından siyaset [12 Eylül] alanında ciddi bir dönüşüm geçirdi. Bir başka ifade ile ülke ekonomisiyle, siyasetiyle yeniden yapılandırıldı.

***

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 12 Eylül Darbesinin muhasebesini yaparken, baskın unsur olarak, “askerin psikolojisinin” altını çiziyor (Radikal, 12 Eylül 2005). Süleyman Demirel, bütün darbelerin “devletin çökeceği korkusuyla” yapıldığını söylüyor. 1912 Balkan Harbi sonrasında yayımlanan Halaskâr Zabitan Beyannamesi’ne, 27 Mayıs 1960 Bildirisi’ne, 12 Mart 1971 Muhtırası’na atıflar yaparak tezini temellendirmeye çalışıyor.

***

Meselenin genel çerçevesini çiziyor olması itibariyle, Demirel’in kurgusu belli ölçüde açıklayıcıdır. Fakat meselenin sadece bundan ibaret olduğu söylenemez. 1980 senesi içinde peş peşe yaşanan iki dönüşüm, darbe dinamiğinin [geleneğinin], galiba küresel döneme özgü ve Demirel’in analizinde olmayan farklı bir boyutunu önümüze koymaktadır.

Serinkanlı ve bütüncül olarak baktığımız çalıştığımız vakit, gördüğümüz şudur: Aynı sene içinde gerçekleştirilen ve her ikisi de radikal unsurlar taşıyan bu iki dönüşüm aslında birbirinden bağımsız değil. Dönüşümlerin arka planında 1970’lerin ikinci yarısından itibaren makroekonomik dengelerin bozulmaya başlaması ile kendini hissettiren ve zamanla toplumsal-siyasal alana da yansıyarak derinlik ve yaygınlık kazanan bir bunalım [medyatik bir metafor olarak, “Çemberimde Gül Oya” yılları diyebilir miyiz] var.

Nitekim Türkiye tarihi, önemli siyasi bunalımların [dönüşümlerin], sermaye birikim modelinin değiştirilmesinin ardından yaşandığına da-ir kanıtlar sunmaktadır. Haldun Gülalp’in vurguladığı gibi, siyasi bunalımlar sermaye birikim modelinde meydana gelen değişikliklerin sonucudur, sebebi değil. Bunalım sonrasında siyasal iktidarı ele geçiren parti [yapı], farklı ideolojik yönelimleri olsa bile, yeni birikim modelinin uygulayıcısı olmuştur. Bu tezin güçlü bir kanıtı olarak, 1980 senesinin hikâ-yesi kesinlikle okunmaya değerdir. Gelin okumaya çalışalım.

***

1970’lerin ikinci yarısından itibaren derinleşen bunalımı aşmak için, 1980 senesinin hemen başında, uluslararası kuruluşların [IMF ile Dünya Bankası] nezareti ve denetimi altında 24 Ocak Kararları alınarak sermaye birikim modeli değiştirilir ve ekonomiye istikrar kazandırmaya çalışılır. Daha açık bir ifade ile ithal ikameci sanayileşme politikasından vazgeçilerek ekonominin ihracatın öncülüğünde dışa açılmasını amaçlayan yeni bir birikim modeli benimsenir.

Ne var ki, diğer birçok unsurun yanı sıra, ücretlerin reel olarak geriletilmesini gerektiriyor olduğu için, yeni sermaye birikim modelinin mevcut siyasi yapı içine oturtulması kolay olmayacaktır. Toplumun örgütlü kesimlerinin direnmesi, daha doğrusu yeni birikim modelinin önüne barikat kurması kuvvetle muhtemeldir.

Bir müddet sonra gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi ile parlamenter de-mokrasi askıya alınıp siyasi örgütler [partiler, işçi sendikaları] işlevsizleştirilerek, faillerinin aslî amacı bu olmasa da yeni birikim modelinin üzerinde yürüyeceği güzergâh temizlenir. Sonuç itibariyle, sağlanan “sü-kûnet” ortamında ülke neoliberal politikalara savrulur.

Ne dersiniz? Bu okuma, 12 Eylül’ü farklı bir açıdan kavramamızı mümkün kılmıyor mu?