Geleneksel kapitalist [sermaye] birikim sürecinde, finans [malî birikim], yatırımların [reel birikim] gerçekleştirilmesini mümkün kılan bir araç olarak algılanır. Finansal [malî] sermayeden, reel sermaye stokunun yâni yatırımların artırılmasına katkı yaparak ulusal ekonominin üretici temellerini sağlamlaştırması beklenir. Doğru olan da budur.

Gelgelelim, 1980’li yılların başından itibaren güç kazanan ve 1990’lı yıllarda egemen hale gelen yeni kapitalist dinamik [malî serbestleşme süreci olarak isimlendirebiliriz], malî birikim ile reel birikim arasındaki bu geleneksel ilişkinin kopmasına yol açmıştır. Daha doğrusu, malî serma-ye beklenenin tersine, yatırımların önüne aşılması zor bir engel olarak dikilmeye başlamıştır.

Ahmet İnsel, geçtiğimiz sene Birikim Yayınları’ndan çıkan Neoliberalizm: Hegemonyanın Yeni Dili isimli kitabında [mealen] şöyle diyor: Finans(al sermaye) yatırımları destekleyici unsur olmaktan çıkarak özerkleş-miş ve kendi için var olan bir güç haline gelmiştir. Malî piyasalar, işletmelerin [müteşebbislerin] yatırım projeleri için kaynak temin etmekten çok, birikim [tasarruf] sahibinin, işletmeleri kendi kârlılık kriterlerine tâbi kılması için aracılık yapmaktadır.

Bugün şikâyetçi olduğumuz meselelerin önemli bir bölümünün [yoksulluk, işsizlik, düşük ücret, bozuk gelir dağılımı] arkasında, malî birikim ile reel birikim arasındaki bu yeni ilişki biçimi yatıyor. Son tahlilde ekonomik ve toplumsal yapıyı tahrip eden bu ilişki, paradoksal bir biçimde, [belki seçeneksizlikten] uygulanan iktisat politikaları ile destekleniyor.

***

Türkiye ekonomisinin bugün içinde bulunduğu durum, Ahmet İnsel’in tasvir etmeye çalıştığı olgunun vahametini anlamamız için yeterli kanıtlar sunuyor. İlk bakışta gördüğümüz şu ki, esasen “borçların artması ve toplumsallaşması” anlamına gelen malî birikim [mevduatlar artı menkul de-ğerler] kamu açıklarını finanse edecek biçimde kullanılıyor. Bir başka ifade ile devlet açıklarını kapatmak için içeriden ve dışarıdan borçlanıyor.

Bu tercihin iki olumsuz sonucu var.

Bir: Temel işlevi devlete borç vermek olan bir mekanizma ya da sınıf, Erbakan’ın “rantiyeci” olarak isimlendirdiği sınıf yaratılmış oluyor. Ekonomik aktörler birikimlerini [tasarruflarını], yatırım-üretim amaçlı kullanmaktan vazgeçiyor ve [daha kârlı olduğu için] devlete ödünç olarak vermeyi tercih ediyor. Birikimlerini devlete ödünç verenler, 1998 yılında reel olarak yüzde 69.2 oranında faiz geliri elde etmiş. Bu oran, 2000 yılında yüzde 5.3’e düşmüş [ülkeden sıcak para çıkışı ve ardından 2001 Krizi], sonra tekrar yükselmeye başlamış ve 2003 yılında yüzde 21.1 olmuş.

İki: İçeriden ve dışarıdan alınan borçlar karşılığında yapılan anapara ve faiz ödemeleri ülke kaynaklarının önemli bir bölümünün tüketilmesine sebep oluyor. 2003 yılı verileri itibariyle dış borçlar için yapılan anapara ve faiz ödemeleri, döviz cinsinden elde ettiğimiz gelirlerin yâni cari işlem gelirlerinin [ihracat, turizm...] yüzde 72’sine tekabül ediyor. Öte yandan içeriden alınan borçlar karşılığında yapılan anapara ve faiz ödemeleri vergi gelirlerinin iki katından fazla.

***

İzah etmeye çalıştığımız ilişkiden beslenen sürecin toplumsal hayata yansımaları, bugün şikâyetçi olduğumuz meselelerden bağımsız değil aslında. Nedir o meseleler? Sıralamaya çalışalım: işsizliğin artması, reel ücretlerin gerilemesi, sosyal amaçlı harcamaların azalması, gelir dağılımının bozulması, yoksullaşmanın derinleşmesi...

Özellikle sonuncusunun altı çizilmeli ve toplumsal barışa yönelmiş bir “yakın tehdit” olarak algılanmalı. Daha açık söyleyelim mi? Devlete ödünç verecek birikimi olmayanlar ve dolayısıyla faiz geliri elde edemeyenler hızla yoksullaşıyor.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ