Kitabın ortasından bir soru size: Osmanlı’nın en büyük bestekârı Hacı Ârif Bey, -farzımahal- mezarından doğrulup kalkıp gelse, kimin kapısını çalar? Kimin evine misafir olur? Ve onun dilinden en çok kim anlar?

Bu sorunun cevabını, herhalde yüzde 90’ımız, şöyle cevaplayacaktır, eminim: Bestekâr Âmir Ateş.

Elhak doğrudur. Kuvvetle muhtemel öyle yapacaktır. Zira, her âdem kendi dilinden konuşana muhabbet duyacaktır.

Mehib adam. Mehabet yüzlü, mehabet sözlü, mehabet sesli adam. Ve muhabbet yüzlü sözlü sesli. Ve besteli. (TDK’ya göre mehabet yücelik, muhabbet aşk-sevgi demektir.)

Dikkat; besteleri fena hâlde mehabet ve muhabbet içerir.

Biz yaşımız gereği Dede Efendi’yi göremedik, Tatyos Efendi’yi de. Geçtik, Sadettin Kaynak’ı, Münir Nurettin Selçuk’u da. Her biri ayrı bir Türk efsanesi olan bu büyük bestekârların ancak adlarını duyduk, bestelerine kulak verebildik. Yaşımız tutmadı.

Ama -izin verin, övüneyim azıcık,- 21. Yüzyılın Hacı Arif Bey’i Âmir Ateş, ağabeyim olur. Hemşerimdir üstelik. Ve uzaktan akrabam.

Tam da böyledir.

Her bayram arar konuşur gülüşürüz. Her kandil kandilleşiriz.

İlk sorusu şu olur: Nasreddin Hoca nasıl, iyi mi? Nasreddin Hoca dediği, müşterek dostumuz Hâfız Hasan Çolak. Neşe, yalaza, nükte, muhabbet adamı Hasan Çolak’ı. Ben de en son başımdan geçen Hasan Çolak fıkrasını nakleder, beraber güleriz yine.

İkimizi de çok güldüren bir Hasan Çolak nüktesi: 2015 yılı. Bir gün beni Hasan Çolak aradı telefonla, İstanbul’a cenazeye gidiyor muyuz Fahri? Diye sordu. Kim vefat etmiş ağabey? Dedim. Meslektaşım diye cevapladı. Hızla düşünmeye başladım: Hafız Hasan Abi’nin meslektaşlarından Gebzeli ile Biçer, 1998’de kazada vefat ettiler. Çanakkaleli de geçenlerde öldü. Fevzi Mısır hemşerimiz ama ben tanımıyorum, onunla ilgili beni aramış olamaz. Âmir Ateş desen daha almışlarında, genç, hasta olduğunu da duymadık. Kim vefat etmiş olabilir acaba? Sordum: Cenaze hangi meslektaşının ağabey? Hasan Çolak muzip bir sesle cevap verdi: Müzeyyen Senar’ın…

Kahkaha patlamasına tutuldum birden. Üç dakika güldüm, hilafsız. Âmir Abi’ye anlattığım da o da güldü üç dakika. Ve ekledi: Nasreddin Hoca haklı!

Meğer bizim Hafız Hasan Çolak, gençliğinde İstanbul’da Müzeyyen Senar’la birlikte sahne almış, bu akşamı bu çocuk kurtardı diye de iltifat etmiş.

Âmir Ateş, Gandıra’daki Angaralı’dır, diyeyim size. Nasıl mı? Anlatayım: Kocaeli Kandıra’da doğup büyüyen Ankaralıdır. Kızılcahamamlı Yadeş Hafızı’nın Emine Nehibe Hanım’dan olma, iki kızdan (Aişe ve Hatice’den) sonra doğan tek oğlu.

Baba Çamlıdereli Vehbi Efendi, medrese mezunu bir hâfızdır. Terhis sonrası, Cumhuriyetin ikinci-üçüncü yılında, ta Ankara’dan yollara düşer, araya araya asker arkadaşı Kandıra Lokmanlılı Kadir Ağa’yı arar bulur. Hasret giderirler. Yadeş Köyü de tutacak hoca aramaktadır o günlerde. Hane başı bir kile (senelik iki teneke) buğdaya hoca tutarlar Hafız Vehbi’yi. Köyde Ateş Hâfız lakaplı sevilen sayılan ileri gelen bir büyüğün de oğlu yoktur. Kızı Dürdane (Emine Nehibe) ile Vehbi’yi evlendirir. Âmir Ateş’in tabiriyle, bir nevi iç güveysi alır.

İşte bizim Âmir Ateş’imiz bu evliliğin iki kızdan sonraki üçüncü meyvesidir. Hem de II. Cihan Harbi’nin (1942) en cafcaflı günlerinde dünyaya gözlerini açar, küçük Âmir. Cemil Meriç’in tabiriyle, biyolojik kader işte. Âmir Ateş babacığını hem fiziken hem ruhen hem yürüyüş olarak merhum İslâm Şairi Mehmet Akif’e çok benzetir.

Köyde geçen çocukluk. Çocukluğundan kalan birkaç hatıra: Oyun arkadaşı Gara Memet. Hocaköyü’nden alınan ekmek helva ve üzümün muhteşem lezzeti. Bir de Yadeş’ten her Cuma yürüyerek iki buçuk saatte gidilip iki buçuk saatte gelinen Hocaköyü’ne (1.4.1959’da ilçe olunca Kaynarca adını alacak) gidiş gelişler.

Âmir Ateş için Kandıra ne mi demek? Eğitim demek, hafızlık demek, Lokmanlılı baba dostu Kadir Ağa’nın evinde üç yıl kalış demek. Geredeli Hafız Hasan Aslan’ın önünde, on üç yaşında hıfzı tamamlayış demek. Ve ilkokul yüzü görmemişlik demek.

Kader gülmeye karar vermişse birinin yüzüne, ne eder eder güler der ya atalar, aynen öyle olur. Âmir Ateş ağabeye kulak kesilelim:

-1955’in Ekim ayının 26’ında Yadeş Hâfızı Vehbi namıyla maruf babam vefat etti. On üç yaşındaydım. Niyete koydum; İstanbul’a gitmek ve bir numaralı Hâfız Hasan Akkuş’ta kendimi geliştirmeye karar verdim. Bir gün Kandıra’da Şefik Camii’nde (Çarşı Camii’nde) Ramazan’da grup halinde mukabele okuyorduk. Aslen Kandıralı olan İstanbul’da Sahaflar Çarşısı’nda 1 Numaranın sahibi Raif Yelkenci de o anda camideymiş. Beni yanına çağırdı, İstanbul’a geldiğinde mutlaka bana uğra, ben sana yardımcı olacağım, sesin çok güzel, seni dostum Hâfız Hasan Akkuş’a göndereceğim, dedi. Çok sevindim. 1956’ın Mart’ında sırtıma pılımı pırtımı, yatağımı yorganımı alıp İstanbul’a, Nuruosmaniye Kuran Kursu’na doğru yola çıktım. Önce Sahaflar’a, Sahaf Raif Yelkenci’ye gittim. O da bir mektup yazdı, elime bir de hediye enfiye kutusu verdi, beni doğru Hâfız Hasan Akkuş’a gönderdi. İstanbul’a ayak bastığımda on dört yaşındaydım. Görünce burası artık benim öz semtim, öz mekânım imiş gibi hissettim. Burası artık benim yerim, köyüm gibi bir his uyandı içimde. Boğaz, gemiler, camiler… Nüfus da 750 bin. Tenha. Dört dörtlük bir İstanbul vardı karşımda. Nuruosmaniye Kur’an Kursu çok meşhurdu o zamanlar. Hâlâ da bu şöhretini korur. Hâfız Hasan Akkuş’un himayesi ve otoritesinde, tabiri caizse, bir nevi Kur’an Üniversitesi konumundaydı.

Mektubu ve hediyeyi Hasan Akkuş Hocama verdim. Beni imtihan etti, okuttu, dinledi. Beğendi. Beklediği bir öğrencisiymişim gibi bir tavırla, bundan sonra her sabah, sabah namazını takiben Çemberlitaş Divanyolu’ndaki Akkuş Apartmanına, sen, Göynüklü İsmail ve Çankırılı Dursun Taş; üçünüz evime geleceksiniz, dedi. Özel okuttu bizleri. İki - üç sene okuttu. Önce medreseden bir oda verdi bana. Sonra özel öğrencisi olarak dershaneye aldı beni, özel oda verdi. Orada kaldım.

Hâfız Hasan Akkuş hocam, dört dörtlük bir insandı. Herkes tarafından saygı gören biriydi. Beşiktaş Futbol Takımında filan oynamış. Hafif bir külhanbeyi tarafı da vardı. Medrese eğitimden sonra yüzbaşılığa kadar da rütbe yükselmişti. Parmakla gösterilen, valinin, belediye başkanının görünce ayağa kalktığı, ceketini iliklediği, 1 numaralı bir insandı.

Artık İstanbulludur Hafız Âmir Ateş.

Nuruosmaniye’yken arkadaşları bir gün onu, rahmetli Kemal Gürses’in şeflik yaptığı Çarşıkapı Musiki Derneğine götürürler. Bir gider, pir gider: O gün orada içime bir kıvılcım düştü. Musiki kıvılcımı. O gün bugün içimde o ateşi sönmeyen bir alev yangını, hâlen yanmaya devam etmektedir.

Aradan geçen yetmiş yılda neler mi olur? Özetleyelim:

Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde 1959’dan bu yana, yetmiş yıla yaklaşan öğrencilik-hocalık-başkanlık… Musiki eğitimi aldığı hocalar mı kim? En başta Emin Ongan elbette. Sonra Kemal Batanay, Rebabi Sabahattin Volkan, Neyzen Halil Can, Yesari Asım Arsoy. Öğrencilik arkadaşları mı? En başta da Avni Anıl.

Aralarında Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın / Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim / Eylül Akşamları’nın bulunduğu sayıları 2000’in üzerinde beste. Aziz Bahriyeli, Kani karaca, Fevzi Mısır ve Halil İbrahim Çanakkaleli’nin de bulunduğu Türkiye’nin en meşhur mevlüthan ve gazelhanlarıyla bir ömür süren kadim dostluk.

Ortadan az uzunca bir boy, ben Manav’ım, hem de Gandıra Manav’ı diyen etli yuvarlak dolgunca tertemiz musalli bir yüz, dostluk sanat ve vefa kokan sımsıcak bakışlar, daima tebessüm…

İki çocuğu Furkan ve Şevval, bir torunu var: Küçük Âmir Ateş.

İstanbul âşığı. Üsküdar âşığı. Boğaziçi âşığı. Çamlıca âşığı. Otuzun üzerinde İstanbul bestesi vardır.

200’ün üzerinde de ilahi bestelemiştir. Tıpkı şarkıları gibi bestelediği ilahiler de hep dillerdedir amma ona ait olduğu çok bilinmez. Örneğin, Canım kurban olsun senin yoluna, İçimde bir dertli bülbül / Öter Yunus Yunus diye, Yaşıyorsan gel şükret / Hiç doğmadan ölen var, Merhaba ey Fahri Âlem, Bir sancak altında kaç milyon insan.

Ödülleri, televizyon programları, hakkındaki kitap söyleşi ve belgeseller onlarcadır. 22 Temmuz 2023’de Türkiye Yazarlar Birliği 2022 Üstün Hizmet Ödülü için, D. Mehmet Doğan Ağabeyin isteği üzerine 60 Soruda Âmir Ateş Söyleşisi için bir röportaj yapmıştım, Pamukova İn’önü Yaylası’nda dinlendiği yayla evinde. 31 Mayıs 2025 günü ise TYB Sakarya Şubesi yönetiminden üç arkadaş (M. Furkan Özren, İbrahim Gürel ve Fahri Tuna), Onların Hikâyesi projemiz kapsamında, Üsküdar Musiki Cemiyeti Başkanlık makamında, Âmir Ateş Belgeselini çekmiş, hayat hikâyesini kayıt altına almıştık.

Bir kez daha, on kez daha fark etmiştik ki, Âmir Ateş’in olduğu her mekân huzur, tarih, sanat, güzellik ve musiki mekânına dönüşüveriyor.

Dönüştürücü, iyileştirici, güzelleştirici bir adam Âmir Ateş.

Ziyafetleri cömertliği ikramları da meşhurdur. Kandilli’de bir balık restoranında bir akşam bizleri de toplamıştı. Tam üç saat, damağımız kadar dimağımız da cennetteydi adeta, birbirinden leziz hatıralar ilahiler şarkılar. Kimler ziyaret etmemişti ki o akşam soframızı, Dede Efendi’den, Itri’den, Münir Nurettin Bey’e, Sadettin Kaynak’a… Tabii ki eserleriyle.

Uzaktan akrabayız demiştim. (O da bunu ilk defa okuyacak. Ve şaşıracak.) Anneannesinin Akçakoca soyundan olduğu söylenirmiş evlerinde, çocukluğunda. Bizim soyumuzun da Akçakoca’ya dayandığını söylüyor tarihçi büyüklerimiz. Demek ki benim Âmir Ateş sevgim ve yakınlığım, sanat edebiyat kadar, kan bağındanmış da.

Âmir Ateş, günümüz Türkiye’sinin üç-beş bestekârından birisidir. Belki de birincisi. Öz musikimizin köşe taşı. Nirengi noktası.

Kur’an yüzlü, Kur’an sözlü, Kur’an sesli bestekâr. Bestelerinin ilhamını doğrudan Kur’an’dan aldığını söylüyor zaten daima.

O çağımızın Hacı Arif Bey’i. O 21. Yüzyılın yüz akı bestekârı...

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ