İnsan beslenme ile sadece karnını değil, ruhunu da doyurur. Besmeleyle pişen, dua ile yenilen sofralar yalnızca bir gelenek değil; huzurun, bereketin ve aile saadetinin kaynağıdır.
İnsan yediği, içtiği besinlerle şekillenir derler. Büyüklerimizden gelen bu manidar cümle hayatın içinden süzülmüş derin bir hakikattir. Yalnızca ne yediğimiz değil, o yemeğin hangi ruh haliyle yapıldığı, nasıl pişirildiği ve nasıl tüketildiği de insanın ruhuna ve huyuna sirayet eder.
Eskiden büyüklerimiz, yemeğin dua ile mi yoksa öfke ve kasvetle mi yapıldığına dikkat ederdi. Çünkü inanılırdı ki; yemeği yapanın ruh hali, yiyenin gönlüne geçer. Bugün bilim bu düşüncenin tamamını açıklayamasa da, stres altında hazırlanan ve aceleyle tüketilen gıdaların insan psikolojisini olumsuz etkilediğini artık kabul ediyor. Oysa bizim kültürümüz bunu asırlar öncesinden biliyordu.
Bir zamanlar evlerimizde pişen yemeklerin bir ruhu vardı. Annelerimizin mutfağında besmeleyle başlanan, pişerken dua edilen, sofraya konurken “şifa olsun” denilen yemeklerdi bunlar. Sofraya ailece oturulur, yemeye besmeleyle başlanır, kalkarken dua ile (En azından Elhamdülillah denir) bitirilirdi. O sofralar yalnızca karın doyurmazdı; aileyi bir arada tutar, gönülleri yumuşatır, evin içine huzur getirirdi.
Bugün ise bambaşka bir noktadayız.
Artık evlerimizde yemek pişmiyor.
Motorlarla kapımıza gelen, karton kutulara konmuş, kim tarafından hangi ruh haliyle yapıldığı bilinmeyen yemeklerle yaşamaya çalışıyoruz. Belki pişmiş ama ruhu soğuk yemeklerden bahsediyorum. Temizlik, hijyen ve gıda standartlarını sorguluyoruz; ama yemeğin ruhunu sorgulamıyoruz. Oysa mesele sadece hijyen değildir. Asıl mesele yemeğin birleştirici gücünün ve ruh dünyamıza yansımasının kaybolmasıdır.
Burada önemli bir ayrımı yeniden hatırlamak gerekir, doymak başka, beslenmek başkadır. (Doymak, midenin dolması ve açlık hissinin giderilmesini ifade eder. Beslenmek ise vücudun ihtiyaç duyduğu tüm besin öğelerini alarak sağlıklı bir şekilde işlevlerini sürdürebilmesi anlamına gelir.)
Eskiden annelerimizin yaptığı yemeklerle hem maddi hem manevi olarak beslenirdik. Karnımızla beraber ruhumuz da doyar huzur bulurduk. Evde pişen yemeğin kokusu daha kapıda sizi karşılardı. Bugün ise dışarıdan aldığımız yemeklerle yalnızca karnımızı doyuruyoruz. Midemiz doluyor ama ruhumuz aç kalıyor. Sofralar kalabalık değil, insanlar bir arada ama gönüller ayrı.
Bir gelenek kaybolurken, aslında kendi ruh dünyamızı da maddiyata teslim etmiş oluyoruz. “Nasıl olsa parasını veriyoruz” diyerek eve söylenen yemeklerin, evlerdeki bereketi kaçırdığını görmek bir saflık değildir; bilakis yaşanan bir gerçektir.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Mü’min Suresi’nde şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz temiz rızıklardan yiyin ve salih ameller işleyin. Şüphesiz Ben yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.”
Bu ayet bize yalnızca helal ve haram hassasiyetini değil, yediğimiz içtiğimiz şeylerin ruhumuza olan etkisini de hatırlatır. Helal lokma, huzurlu bir sofra, dua ile başlayan bir yemek; insanın ruhunu daraltmaz, kalbine ferahlık verir.
Ailece aynı sofra etrafında toplanmak bir berekettir. Annelerin, eşlerin yaptığı dualı yemekler sadece bir alışkanlık değil, bir kültürdür. Bu kültürü terk etmek, yalnızca sofradan değil; huzurdan, paylaşmaktan ve aile saadetinden de vazgeçmek demektir.
Gelecek nesillere bırakacağımız en kıymetli miras; dua ile başlayan, besmele ile yenilen ve şükürle bitirilen sofralarımız olsun. Bu kültürü yaşatmak istiyorsak, önce kendi evlerimizde uygulamak zorundayız.
Çünkü sofra sadece yemek yenilen bir yer değil; ailenin, bereketin ve ruhun buluştuğu yerdir.
Kaynak: Yeni Sakarya Gazetesi