Mübarek Ramazan ayının son on gününe girdik. Bu güzel Ramazan’da da hanelerimiz şenlendi, sofralarımız zenginleşti, evlerimiz dua ile doldu. Akşam ezanı ile iftar açmanın, aynı safta teravih kılmanın, sahurda aynı niyetle uyanmanın huzurunu bir kez daha idrak ediyoruz. Ramazan ile bir ay boyunca aslında kendimizle yüzleşiriz.Sabırla, şükürle, merhametle…
Bu Ramazan ayında bölgesel sıcaklıkta bir yazı olsun istedim. O yüzden Ramazan’a damga vuran hadiselerden biri de Roman bir kardeşimizin içtenlikle seslendirdiği ilahiler ve dünya gündemine girmesi oldu. Kısa sürede şehirleri, ülkeleri aşarak dünyanın dört bir yanında yankı buldu. Samimi bir ses, içten bir eda ve Allah’a duyulan muhabbet… Bazen kalpteki sadelik, samimiyet tekniklerin üzerinde kabul görür. Bu kardeşimizin sesiyle insanlar notadan önce niyeti duydu, makamdan önce muhabbeti hissetti.
Ne var ki, dünyanın dört bir yanında sevgiyle karşılanan bu ilahi, içimizdeki bazı çevreleri fazlasıyla rahatsız etti. Ramazan’a doğrudan söz söyleyemeyenler, bu kez ilahi üzerinden saldırıya geçtiler. Söyleyenin kimliğine, tarzına, üslubuna dil uzattılar. “Böyle ilahi mi olur?” diyerek küçümsemeye çalıştılar. Oysa aynı çevreler, düne kadar çok daha tartışmalı sahne alan neredeyse çıplak şarkıcıları özgürlük adına savunmaktan geri durmuyordu. Bu muarız kesim söz konusu İslami bir değer olunca, bir anda eleştiri hakkını kendilerinde görmeye başlıyorlar. Edepleriyle sessiz kalmayı beceremiyorlar.
Burada asıl mesele bir ilahinin müzikal yapısı değildir. Mesele, İslami bir hususta ön plana çıkmış olmanın tahammülsüzlüğüdür. Ramazan ayının manevî atmosferi bazı zihinleri terbiye etmediği gibi bir de rahatsızlık veriyor. Açıkça dine saldırma cesareti bulamayanlar, dolaylı yolları tercih ediyor.
Daha da çarpıcı olan ise, dinin yasak koyduğu alkolün topluma verdiği zararı yüksek perdeden tartışmayan; uyuşturucu bataklığının kökünün kazınması için aynı hassasiyeti göstermeyen; gençleri fuhşa sürükleyen düzenlere karşı güçlü bir tavır ortaya koymayan bazı kalemler, konu İslam olunca bir anda “üst perdeden” konuşma hakkını kendilerinde görüyorlar. Bu çelişki, samimiyet tartışmasını da beraberinde getiriyor.
Eleştiri elbette olacaktır. Hiç kimse eleştiriden azade değildir. Fakat eleştirinin de bir ahlakı, bir ölçüsü vardır. Başka bahanelerle İslam dinini hedef alan, küçümseyen, aşağılayan bir üslup; eleştiri değil, öfkenin ve hazımsızlığın dışavurumudur. Hele ki Ramazan gibi bir ayda, dilin daha da incelmesi gerekirken sertleşmesidüşündürücüdür.
Bir başka mesele ise ayrıştırma dilidir. Toplumu kutuplaştıran, her meseleyi “biz ve onlar” ayrımına sıkıştıran anlayıştan artık yorulduk. Ayrıştırmanın temelini atıp sonra da “toplumu din ile bölüyorlar” diye feryat edenleri anlamakta zorlanıyoruz. Aynaya bakma cesaretini göstermeden sürekli karşı tarafı suçlamak, sorunu çözmez; büyütür.
Saldırılara meze olan ilahi bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Bugün sadece kültürel tartışmalarla değil, çok daha ağır gündemlerle karşı karşıyayız. Hemen yanı başımızda savaş var. Bombalar yağıyor, çocuklar hayatını kaybediyor. Özellikle Siyonist terör örgütü İtr…l ve abisi ABD ordusunun saldırıları ve arkasındaki küresel destek tartışılırken, en azından masumların ölümü karşısında ortak bir vicdan dili beklemek hakkımız değil mi? Bir okulun bombalanması, 150 civarı minik kız çocuklarının hayatını kaybetmesi karşısında birkaç cümlelik insani bir tepki çok mu zor? Hangi inanç size İslam’a ağız dolusu sözler söylerken masum çocukların katlinde sessiz kalmayı öğretti. Sessizliğiniz öldürülen çocukların Müslüman oluşundan mı yoksa zihninizin Siyonizm’in esiri oluşunuzdan mı?.
Ben savaşın askerî ve siyasî tahlilini yapacak konumda değilim. Ancak masumların ölümü söz konusu olduğunda, insanlık ortak paydasında buluşmak gerektiğini düşünüyorum. İnanç söz konusu olduğunda sertleşen kalemlerin, mazlum söz konusu olduğunda da aynı duyarlılığı göstermesini arzu ederiz. Bu beklenti, ideolojik değil; insani bir beklentidir.
İki yönden üzülüyorum. Hem inancımıza yönelik alaycı ve küçümseyici tavırlar görüyoruz, hem de buna karşı söz söylediğimizde “karşı cenaha mal edilme” ithamıyla karşılaşıyoruz. Oysa mesele cephe değil; mesele değerlerdir. Mesele, bir toplumun kendi inancına, kültürüne ve acılarına sahip çıkma hakkıdır.
Ramazan bize neyi öğretir? Sabretmeyi, öfkeyi yutmayı, nefsimizi terbiye etmeyi, dili korumayı. İstedikleri kadar küçümsesinler, istedikleri kadar alay etsinler. Biz seviyeyi düşürmeden istikamet üzerine olmaya devam edeceğiz.
Asıl mücadele dışarıyla değil, içimizdeki öfke ve kibirle. Aynaya bakıp kendi kusurlarımızı bulalım. Eğer gerçekten bu ayın ruhunu idrak edebilirsek ayrışmadan konuşabilir, gerektiğinde tek vücut olarak hareket edebiliriz.
Ramazanımız da bayramımıza da mübarek olsun. Sofralarımız bereketle, kalplerimiz merhametle dolsun. Ve en önemlisi, dilimiz hakikati söylerken inceliğini kaybetmesin.
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ