Özdemir Erdoğan’ı izlediğim o televizyon programı, sadece bir sanat sohbeti değil; aynı zamanda Türkiye’nin kültür, siyaset ve kimlik üzerine uzun yıllardır yaşadığı çırpınmanın bir özeti gibiydi.
Özdemir Erdoğan ülkemizin yetiştirdiği Türk caz ve hafif müzik sanatçısı, besteci ve söz yazarıdır. 1998 yılında devlet sanatçısı unvanı alan, önceki yıllarda Zeki Müren’in yaşantısını eleştirerek görüşlerini açıkça dile getiren ve yıllarca evli kaldığı eşinin sebatayist olduğunu öğrendiğinde yaşadığı şaşkınlığı cesurca açıklamış ve gündem olmuş bir duruş sahibi sanatçıdır.
Televizyon programında sanatçının sözlerine dikkat kesildikçe, aslında parçaları birleştiren büyük bir resim ortaya çıkıyor. Kültürünü kaybeden toplum olarak, zamanla yönünü de kaybetme tehlikesini yaşıyoruz.
Konuşmasının önemli bir bölümünde Türkiye’nin, uzun zamandır etkisi altında kaldığı dış yönlendirmelerden sıyrılma çabası içinde olduğunu ifade etti. Bu, yalnızca siyasi bir mesele değil; aynı zamanda zihinsel ve kültürel bir bağımsızlık arayışıydı.
Bu noktada geçmişe yaptığı gönderme oldukça çarpıcıydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarına dair aktardığı bir söz, meselenin özünü ortaya koyar nitelikteydi. Yahudi Asıllı Hayim Naum’unşöyle söylediğini anlatarak konuya giriş yaptı. “Türkler kahraman ve asker bir millettir. Onları savaşla yenmek zordur. Ancak onların kültürünü, yaşantılarını değiştirebilirsek topluma hakim olabiliriz” Nitekim yaşananlar da bir bakıma bu yönde gelişmedi mi?
Bir zamanlar imparatorluk kültürünün taşıyıcısı olan Türk musikisinin yasaklanması, radyolardan kaldırılmasını kabul edemediğini bu konuşmasında ifade eden Özdemir Erdoğan’ı tebrik ermek lazım. Gerçekten köklerini bilen sağduyulu bir sanatçı yapılması gereken bu tür kendi alanındaki açıklamaları yapmalı. İnsanlar kendi özünden olan müziği bulamayınca önceleri Arap radyolarını dinlemeye başlamış, daha sonra o radyoların dinlenmesi de yasaklanmış. Bunun sonucu olarak da arabesk doğmuştur. Bütün bunlar, kültürle oynandığında toplumun nasıl yön değiştirildiğinin açık örnekleri olarak karşımızda duruyor. Sanatçının kendi hayatından verdiği örnekler de bu çerçeveyi tamamlıyordu.
İnançlı Oruç tutan, kurban kesen ama namaz gibi ibadetten uzak bir aile yapısı olan bir ailede büyüdüğünü ama devlet ve millet sevgisi ile büyüdüğünü anlatıyor. Bunu yazıyorum çünkü bugün bazılarının sadece inançlara, dine küfrederek sanatçı olduklarını zannedenler sahayı doldurmuş durumda.
Toplumun değişiminin bugün başlamadığından bahsederken Zeki Müren ve sanat hayatını örnek verdi. İlk sanat yılları ile 1963 yılı arasında fark olan ve 1963 sonrası onun özellikle cinsiyetsizleştirme adına bir proje olduğunu söyledi. Bu örnekle emperyalistlerin uzun vadeli çalıştığını ve bugünkü LGBT yürüyüşlerinin tohumu olduğunu da anlamamız gerekir.
Programın ilerleyen bölümünde dikkat çeken bir başka nokta ise sanatçının uzun yıllar evli kaldığı eşinin sebatayist olduğunu öğrenmesi ve Masonluktan istifa etmesi soruldu. Bilindiği üzere daha önceki açıklamasında 30 yıllık eşinin sebatayist olduğunu öğrendiğinde yıkıma uğradığını ifade etmişti. “Eşim ile ilgili benim için özeldir. Üç çocuğumun annesi hakkında konuşmak istemiyorum. Masonluktan istifa etmem ise tamamen kendi irademle olmuştur. Çünkü ben yönlendirilmekten ve yönetilmekten hoşlanmam. Onlar kendilerine tam biat edenleri inanılmaz yüceltir ve ummaduıkları yerlere getirirler. Sonra da iyi kullanırlar ben kullanıma müsait biri değilim dedim ve istifa ettim. Daha sonra TRT de üst düzey yetkili bir mason bana “Biz seni nerelere getirecektik sen istifa ettin” diyerek sitem etti. Bunlar yani emperyalistler özellikle 1952 yılından sonra tüm köşeleri tutmuşlar. Ben onlara alet olamam. ” diyerek konuyu kapattı.
O akşam birçok konuda milletten yana konuşmaları ile nasıl bir sanatçı olduğunu gösteren Özdemir Erdoğan teknoloji üzerine de itirazlarını söyledi. “Yapay zeka ile üretilenlere itirazım var. Sanatçı mutlaka olmalı. Yapay zekâ ile ortaya konan şeyler insanı tatmin etmez. Yapay zekâ sanatçı doğurmaz.” Bu cümle, günümüz dünyasına dair önemli bir itirazdı.Çünkü artık üretimin hızlandığı ama ruhun eksildiği bir çağdayız. O ise sanatın, ancak insanın yaşanmışlığıyla anlam bulacağını vurguluyordu. 1950’li yıllara dair yaptığı değerlendirmeler ise ayrı bir dikkat gerektiriyordu.
O yılların sancılı geçtiğini, bir başbakanın idam edildiği bir dönemin toplumsal psikolojisini hatırlattı. Programda sunucunun, “O dönemde hangi partiye oy verdiniz?” sorusuna verdiği cevap ise oldukça düşündürücüydü; “Bir devlet adamının asılmasını asla kabul etmiyorum. Ben devletçi bir insanım.” ???
Bu cevap, açık bir tercih beyanından ziyade, dönemin ruhunu yansıtan bir temkin hâli gibiydi. Belki de o yılların insanında yer eden CHP korkusu, bir çekinme, bir ihtiyatın ifadesiydi.
Ancak belki de en çarpıcı tespitlerinden biri, dünyanın bir “kurgu düzeni” üzerine kurulu olduğu yönündeki sözleriydi. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde insanların kendi kültürlerini tam anlamıyla yaşayamadığını dile getirdi.
1950’lerde Türkiye’ye giren Rock’n Roll müziği üzerinden verdiği örnek ise bu durumu somutlaştırıyordu. Önce bir müzik beğenisi oluşturuluyor ardından o müziği üretmek için gerekli enstrümanlar ülkelere ihraç ediliyor. Yani önce zihinler şekillendiriliyor, sonra o şeklin ekonomisi kuruluyor. Bu, sadece bir müzik meselesi değil; bir zihniyet meselesi. Kültür ihracatıyla başlayan süreç, zamanla ekonomik bağımlılığa dönüşüyor. Hem kimliğiniz dönüşüyor hem de cebinizden çıkan para artıyor.
Bugün de farklı alanlarda benzer süreçlerin yaşandığını görmek zor değil. Ve bütün bu anlatılanların sonunda insanın zihninde şu soru beliriyor, kendi kültürünü üretmeyen bir toplum, neyi tükettiğinin farkında olabilir mi?
Belki de artık yapılması gereken şey çok açık, Kökleriyle bağ kuran, kendi değerlerini bilen ve bunları çağın imkânlarıyla yeniden üretebilen bir anlayışı inşa etmek. Bu düşüncede olan sanatçıları yetiştirmek, bulmak veya ön plana çıkarmak
Çünkü bir milletin asıl gücü ne sadece geçmişindedir ne de sadece geleceğinde. Asıl güç, ikisi arasında kurabildiği sağlam köprüde saklıdır.
Bu programı dinledikten sonra Devletine aşık, milletten yana, kültürel bağların önemine sahip çıkan bir sanatçıyı görmek beni sevindirdi. Ancak artık sayıları her geçen gün azalan böyle sanatçıların kıymeti bilmemiz lazım. Genç sanatçılarımızdan da böyle milli ve manevi duygu içerisinde olanlar mutlaka vardır. Belki de sektör onları baskılıyordur.
Ne diyelim Allah sağduyulu devletini milletini seven, şuurlu, hayalı, haktan hakikatten yana genç sanatkarların sayısını artırsın.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ
