Hayatımız son yıllarda gelişen teknoloji ile hareketsiz bir yarışa dönüştü. Artık oturduğumuz yerde bile koşan insanlar gibiyiz. Hareket etmiyoruz ama yoruluyoruz… Hem de fazlasıyla. Ama bütün bu yorgunluğun sonunda kendimize sormamız gereken bir soru; gerçekten hayattaki hedeflerimize ulaşabiliyor muyuz? Galiba bu sorunun cevabı tatminsizlikte saklı. Çünkü bir çoğumuz memnun da değiliz. Çünkü hız, beraberinde şükürsüzlüğü ve dikkatsizliği getiriyor. Dikkatsizlik ise hayatın en kıymetli anlarını ıskalamamıza sebep oluyor. Her şeyden çabuk sıkılıyoruz. İşimizden, çevremizden, hobilerimizden, Çocuklarımızdan, eşimizden, hatta en çok da kendimizden sıkılıyoruz. Oysa sorun işlerimizde veya insanlarda değil; onları hakkıyla yaşayamayacak kadar acele ediyor olmamızda.

Birçoğumuz yaptığı işi seviyor. Ancak zaman baskısı, yetişme telaşı ve sürekli “daha hızlı olmalıyım” düşüncesi bizi içten içe tüketiyor. Ruhumuz ve zihnimiz geride kalıyor. Kızılderililere atfedilen bir söz vardır: “O kadar hızlı gittik ki ruhumuz geride kaldı.” Bugünün insanı tam da bunu yaşıyor.

Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünse de iç dünyamızda derin bir yorgunluk ve sessiz bir bunalım büyüyor. Hayatın içinde en çok kendimizle yarışır hale geliyoruz.

Zaman kavramı da eski anlamını yitirmiş durumda. Hafta içi, hafta sonu; gece, gündüz… Hepsi birbirine karışmış. Oysa Mevla’mız geceyi dinlenelim diye bizim için yaratmış. Dinlenmek, gerçekten istirahat etmek neredeyse imkânsız hale gelmiş. Koşuşturma, insanın üzerine çöken görünmez bir yük gibi.

Bugün yolda yavaş yürüyen birine tahammülümüz yok. Trafikte biraz yavaşlayan bir araç bile öfkemizi tetikleyebiliyor. Bir anda kornalar bağrışmalar başlıyor. Çünkü biz hız çağında yaşıyoruz. Oysa belki de en çok ihtiyacımız olan şey tam da bu, düşünmek için yavaşlamak.

Ama burada önemli bir ayrımı unutmamak gerekir. Yavaşlamak tembellik değildir. Yavaşlamak; sakinleşmek, fark etmek, düşünmek demektir. Planlı ve bilinçli hareket edebilmenin kapısını aralar. İnsan, en doğruyu en sakin zihinle üretir. Belki de sorun hızda değil, dengeyi kuramamamızda. Çünkü çalışmak ve üretmek zorundayız. Ancak bunu kendimizi tüketmeden yapabilmeliyiz.

Bir dostumun sık sık söylediği bir söz var: “Yavaş yavaş acele edelim.” Belki de çağımızın en doğru tariflerinden biri bu cümlede saklıdır.

Zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz artık. “Yılbaşı geliyor” derken “üç aylar yaklaştı”, ardından “Ramazan’a az kaldı” diyoruz. Bir bakıyoruz bayram bitmiş. Peki bu geçen zamanın içinde ne kazandık ne kaybettik? Çoğumuz bunun muhasebesini bile yapamıyoruz.

Günlük hayatımızda farkında olmadan kendimizi çoklu bir meşguliyetin içine hapsediyoruz. Kulaklıkla müzik dinlerken çalışıyor, televizyon karşısında maç izlerken telefona dalıyor, yemek yerken bilgisayarla uğraşıyoruz. Hatta yürürken bile başka bir şeyle meşgul olma ihtiyacı hissediyoruz. Oysa her eylem kendi başına bir anlam taşır ve ayrı ayrı yaşanmalıdır. Bu çoklu yaşam hali ne yediğimizden lezzet almamıza izin veriyor ne izlediğimizden keyif almamıza ne de okuduğumuzu anlamamıza. Sadece zihnimizi ve bedenimizi gereksiz yere yoruyor. İnsanız ve biraz sükûnete ihtiyacı var. Telaşsız bir an, çevremizi seyretmek, biraz gözlerimiz kapalı kendimizi dinlemek huzurun kapısını aralayabilir. Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit şeylerden biri sakin yaşamaktır. Göz göze bakarak sohbet etmektir.

Belki de yapmamız gereken şey çok zor değil. Sadece biraz yavaşlamak… Ama bilinçli, dengeli ve farkında bir yavaşlama.

Çünkü kontrollü hız iyidir. Ama kontrolsüz hız, insanı kendinden uzaklaştırır.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ