Gül, zaman zaman lâle ve karanfil gibi zorlu rakiplerle mücadele etmek zorunda kalmışsa da saltanatını her zaman korumuş, bütün çiçekleri hatta tabiatı özetleyen bir çiçektir. Aslında her çiçek “gül”dür ve gül, tabiattaki (kesret içindeki vahdeti temsil eder.) Çokluğun arkasında var olan gizli birliğe işaret eder… (Arka Kapaktan: Güller Kitabı Kapı Yayınları)

Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1992 yılında inceleme dalında ödüle layık görülen “Güller Kitabı“ Osmanlı Medeniyetinin manevi temelini teşkil eden asil ruhundaki zevk-i selîme ve naif duygulara atıf yapıyor.

Beşir Ayvazoğlu tarafından arşiv taramasıyla birlikte titizlikle kaleme alınan Güller Kitabı, Dede Korkut hikâyelerinden başlayıp Osmanlı tarihindeki altın çağa, gül/lâle bahçelerine kadar uzanıyor. Kitap, Türklerin çiçeklerle olan aşinalığı üzerinden bülbülü kendisine âşık eden gül başta olmak üzere tüm çiçeklerin cevelan ettiği çiçek bahçesi gibi…

Kitabı okurken; bir yandan kırsaldaki tefekkür/teferrüc esnasında Allah’ın boyasıyla boyanmış, rüzgârın kudretine boyun bükmüş rengârenk yaban çiçeklerinin vahşi ihtişamına şahitlik ederken, diğer yandan da Sultan saraylarının nâzenin hasbahçelerinde arz-ı endam eden, bordo/koyu kırmızı ve mis kokulu Osmanlı güllerini hayal ediyorsunuz.

Divan edebiyatı ve kültür tarihimizde âşıkların, ozanların, şairlerin dilinden düşmeyen bülbül, gül ve lâlenin tekke edebiyatımızda yeri başkadır. Sûfilere göre gül, Hz. Muhammed’i (sav) remz eder. Lâle ise tevhide işarettir ve Allah’ı hatırlatır âşıklara.

Bülbül ise, gülün aşkından gülşeni kendine mesken eyleyen, leyl-u nehâr ah-u figân eyleyen Hakk âşıklarını hatırlatır bizlere.

Mademki gülden dem vurduk, Anadolu’dan Balkanlara uzanan Osmanlı’nın manevi mimarlarından Hz. Pir Ümmi Sinan’ın hayalînden kopup gelen “gül şehri” ilahisini anmaz isek gaflet etmiş oluruz. Hz. Ümmî Sinan, 17. yüzyılın ilk yarısında Antalya/Elmalı’da yaşamış, Halvetiyye tarikatının Sinâniyye kolunun kurucu mürşidi ve Niyazi Mısrî’nin şeyhidir.

Seyrimde bir şehre vardım

Gördüm sarayı güldür gül

Sultânının tacı tahtı

Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Çarşı pazarı güldür gül

Toprağı güldür taşı gül

Kurusu güldür yaşı gül

Has bahçesinin içinde

Serv-i çınarı güldür gül

Ak gül ile kırmızı gül

Çift yetişmiş bir bahçede

Bakışırlar hâre karşı

Hârı ezhârı güldür gül

Ümmi Sinan gel vasfeyle

Gül ile bülbül devrini

Meğer bu garip bülbülün

Âh u figânı güldür gül

Okuma yazması olmayan -ümmi- hazretin “gül” ilahisi Elmalı’dan Travnik’e kadar uzanan coğrafyada nesilden nesile aktarılıyor. Doksanlı yıllar öncesinde Sosyalist Yugoslavya’daki Makedon Devleti yetkilileri Üsküp’teki Sinani tekkesini yıkıp, temelleri üzerine Makedonya Radyosu binasını yapmışlardı… Tekkesini yıktılar ama ilahisini yok edemediler.

Keşfi açık olan dervişler, tekke ve türbe ziyaretlerinde misk-u amber karışımı değişik bir gül kokusu duyarlar. Bazen de tekkelerin meydan günlerinde yapılan zikir ayinlerinde maksurede yer alan hânendeler, bendirler eşliğinde gül ilahileri söylerken buram buram “Bûy-i Muhammedî“ yayılır tevhidhaneye.

Dânâ olan derviş gül kokusunu duyar. Nâdân ne bilsin gül nedir? Bülbül nedir?

İbrahim Selamet

13.05.2026

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ