Geçen hafta ailenin önemi, doğum oranlarının her geçen yıl düşüşü hakkında yazdığımız yazıyı hatırlayacaksınız. Bu hafta da aynı konuyu farklı bir şekilde ele almaya devam edeceğiz.

Türkiye’de doğum oranlarının düşmesi aslında bir anda ortaya çıkan bir mesele değildir. Bunun temelleri yıllar önce atıldı. Özellikle 1980’li yıllarda “Doğum kontrolü”, “Az çocuk daha sağlıklı yaşam” gibi söylemler yoğun şekilde toplumun önüne getirildi. Avrupa destekli birçok proje ile nüfus planlaması teşvik edildi. O günlerde modernleşme gibi sunulan bu anlayışın sonuçlarını bugün daha net görüyoruz. Hatta hatırlayın konu ile ilgili vakıflar kuruldu. 1970li yıllarda ‘Açık Toplum Vakfı’ doğum kontrol, az çocuk çok mutluluk projesini uygulamaya çalışmış, ‘Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’ (TAP Vakfı)ta aynı çalışmalarda buna bir örnektir. TAP 1985 yılında Vehbi Koç'un öncülüğünde, üreme sağlığı, cinsel sağlık ve aile planlaması konularında toplumsal bilinci artırmak, kadın ve çocuk sağlığını korumak amacıyla kuruldu. Bize aile planlaması yapın diyerek önümüze sözüm ona süslü projeler koyan anlayış, farklı ülkelerde çocuk doğumunun öneminden bahsederek nüfuslarının çoğalması için teşvikler veriyor.

Eskiden kalabalık aileler vardı. Beş çocuklu, altı çocuklu evler sıradan görülürdü. Mahalleler çocuk sesleriyle dolardı. Şimdi ise birçok aile bir çocukta kalıyor, bazıları ise hiç çocuk sahibi olmuyor. TÜİK verilerine bakıldığında doğurganlık hızının sürekli düştüğü açık şekilde görülüyor. Uzmanlar, nüfusun kendini yenileyebilmesi için doğurganlık oranının en az 2.1seviyesinde olması gerektiğini söylüyor. Ancak Türkiye bu seviyenin çok altına düşmüş durumda.

Bu tablo sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Çünkü genç nüfus azaldığında çalışan insan sayısı düşüyor, yaşlı nüfus artıyor. Emeklilik sistemi zorlanıyor, üretim azalıyor, sosyal yapı değişiyor.

Daha önemlisi ise kültürel dönüşüm meselesidir.

Bugün Avrupa ülkeleri ciddi nüfus sorunları yaşamaktadır. Norveç, İsveç ve birçok Avrupa ülkesi artık nüfuslarını göç yoluyla artırmaya çalışıyor. Ancak bu durum beraberinde başka tartışmaları da getiriyor. Kontrolsüz göç, zamanla ülkelerin kültürel yapılarında büyük değişimlere yol açabiliyor. Avrupa’da bugün birçok insan kendi kültürlerinin geleceğinden endişe ediyor.

Geçtiğimiz günlerde Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu hocanın yaptığı değerlendirmeler de oldukça dikkat çekiciydi. Genç nüfusunu kaybeden ülkelerin ilerleyen yıllarda kendi topraklarında bile azınlık durumuna düşme korkusu yaşadığını ifade ediyordu. Gerçekten güçlü devletlerin temelinde güçlü aile yapısı ve genç nüfus vardır.

Bizim toplumumuzda ise aile her geçen gün biraz daha çözülüyor. Teknolojiyle birlikte insanlar aynı evin içinde bile birbirinden uzak hale geldi. Büyükler küçüklere yabancılaştı. Akrabalık bağları zayıfladı. Çocuklar artık sokakta değil ekran karşısında büyüyor.

Halbuki Türk toplumunun en büyük gücü aileydi. Zor zamanlarda insanı ayakta tutan akrabalık bağlarıydı. Mahalle kültürüydü. Dayanışmaydı. Şimdi bunların yerini bireysellik aldı.

Oysa nüfus sadece rakam değildir. Bir milletin devamlılığıdır. Kültürünün geleceğidir. Dilinin, geleneğinin, inancının yarına taşınmasıdır.

Bu yüzden meseleye sadece ekonomik değil, aynı zamanda manevi bir mesele olarak da bakmak gerekiyor. Gençlerin evlenmesini kolaylaştıracak adımlar atılmalı, aile kurmak teşvik edilmeli, çocuk sahibi olmanın yük değil değer olduğu yeniden anlatılmalıdır.

Çünkü aileyi kaybeden toplum, zamanla kendisini de kaybeder.

Bir başka önemli mesele ise boşanmaların her geçen gün artmasıdır. Bugün sadece doğum oranlarının düşmesi değil, aile kurumunun temelden sarsılması da toplum adına ciddi bir alarm vermektedir. Eskiden evlilikler fedakârlık üzerine kurulurdu. Büyüklerin sözü dinlenir, aile içerisinde yaşanan sorunlar sabırla ve istişareyle çözülmeye çalışılırdı. Şimdi ise en küçük anlaşmazlıkta yollar ayrılıyor, gençler aile büyüklerinin tecrübelerini dikkate almak yerine yalnızca kendi doğrularıyla hareket ediyor. Oysa hayat sadece duygularla değil, tecrübeyle de yürür. Anne babaların, büyüklerin yıllarca yaşayıp gördüğü hakikatleri yok saymak, genç nesilleri yalnızlaştırırken aile kurumunu da zayıflatıyor. Boşanmaların artmasıyla birlikte parçalanmış aileler çoğalıyor, en büyük bedeli ise çocuklar ödüyor. Çünkü sağlam aile yapısı olmayan bir toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi mümkün değildir. Aile yıkıldığında sadece bir ev dağılmıyor; aslında toplumun temel direklerinden biri de sessizce çöküyor.

İki haftadır üzerinde durduğumuz aile, çocuk, yaşlanan nüfus, ülke geleceği hakkında daha yazılacak çok sayfalar ve köşe yazıları çıkar. Ancak bizim yazdıklarımız okuyucumuz ile sınırlıyken bir beyaz eşya firmasının annelik üzerinden yaptığı köpekli reklam milyonlar üzerinde etki kurabiliyor. Bence bu beşinci kol faaliyetleri anneliği, çocuk sevgisinden kediköpek seviyesine indirgeme çalışmalarıdır. Gençler üzerinde çocuk değil kedi köpek bakarak anne babalık yapabilirsiniz algısı oluşturmaktır.

Biz ne dersek diyelim bu mücadele bugün başlamadı, yarın da bitmeyecek. Mücadele bundan sonra farklı kulvarlarda olduğu gibi ailenin yok edilmesi alanında da devam edecek. Hamdolsun bu konuda tarafımız yine hakkın razı olduğu tarafta olacaktır.

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ