Bir İlim ve İrfan Merkezi: İhvan Kitabevi
1970’lerin ikinci yarısı üniversite öğrencileri arasında, okumaktan ziyade eylem/kavga yıllarıydı.
Bir üniversitelinin koltuğunun altında şiir kitabı veya roman görseniz de sembolikti çoğu kez. Zevahiri kurtarmak kabilinden. Arkadaş kelimesi tedavülden kalmıştı: Komünistler birbirine yoldaş, Ülkücüler ülküdaş, bizim Büyükdoğucular da gönüldaş olarak hitap ediyorlardı. Yeni bir kardeşlik türüydü bu.
Tam da o zor günlerde, Adapazarı’nda, Havuzluçarşı’nın zemin katında, İhvan Kitabevi açıldı. Tarih 3 Ekim 1978. İhvan, kardeşler demekti. Kitabevinin adı kardeşliği, sevgiyi, dostluğu, vefayı çağrıştırıyordu.
Kitabevini, Numan Yazıcı Hocanın ağabeyliğinde Sami Güçlü, Abdullah Gül, Yılmaz Güney, İsmail Kıllıoğlu ve Harun Taşkın’ın da aralarında olduğu on kadar akademi asistanları açmıştı. Sermayesi aralarında imeceyle topladıkları, her ay, maaşlarının onda biri olarak verdikleri, 500 liraydı. Her ay aralarından birisi nöbetçiydi. Her hafta sonu eksik kitapların listesini alıp trenle Cağaloğlu’nun yolunu tutuyor, ay sonunda da bilançoyu çıkarıyor, Numan Yazıcı’ya teslim ediyordu.
Biz üniversiteli gençler de sık sık oraya uğruyor, taksitle kitaplar alıyor, orada Yusuf Aydın ile daha bir yakın oluyor, enfes vitrinler yapan Selahaddin Şimşek ile hemdert oluyorduk.
Kitabevinin amacı, gençleri fikri olarak geliştirmek, onları sokak kavgalarından uzak tutmaktı. Okuyor, okuyor, okuyorduk. İhvan, bir ilim irfan ve sohbet yuvasıydı artık şehirde.
Sakarya Hareketi’nin fikri temellerinin atıldığı kurumlardan birisi de bu İhvan Kitabevi’ydi işte.
Entelektüel Bir Eylem: Beyaz Leke Tiyatrosu
MTTB’nin entelektüel temellerinin atıldığı bir başka fikri ve kültürel kurum da Adapazarı merkezli Beyaz Leke Tiyatrosu’ydu.
MTTB Sakarya Teşkilatının Kültür Sanat Kolu faaliyeti olarak bazı oyunları sahneleyen Beyaz Leke Tiyatrosu’nu Yusuf Aydın’ın da yakın dostu, Sakarya Hareketi’nin sivil destekçisi durumundaki M. Selahaddin Şimşek kurmuştu. Yakın dostlarından Alaattin Taşçeken, Salih Deniz ve Mehmet Sami Çakmak’ın da aralarında bulunduğu bir grup Adapazarlı genç, M. Selahaddin Şimşek’in yönetmenliği ve başrol oyunculuğunda, odunu sert çağa keskin balta veya düşmana kendi silahıyla mukabele etmek amacıyla, Ali Nar’ın yazdığı Muhtar Kafası ve üstad Necip Fazıl’ın Siyah Pelerinli Adam adlı İslâmî hassasiyetteki oyunlarını Türkiye genelindeki 67 ilin 61’inde sahneleyerek, izleyicilere önemli bir şuur aşılayacaklardı.
Aralarında İstanbul, Ankara ve İzmir’in de bulunduğu turnelerdeki ev sahibi kurum, genellikle o şehrin MTTB Teşkilatı oluyordu.
Netice itibarıyla Beyaz Leke Tiyatrosu’nun sahnelediği onlarca gösteri, Sakarya Hareketi’nin fikri ve dini altyapısı bağlamında değerlendirilmelidir.
Bir Huzur Sınıfı: Endüstri Mühendisliği -IV
Herkesin sınıfı kendisine güzeldir. Ve her sınıf orijinaldir. Eyvallah.
Da, 1981 sonunda İTÜ’ye bağlanan ve Endüstri Mühendisliği- IV adını alan bizim sınıf gerçekten orijinaldi. Gerek 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi gerekse sonrası, kardeşlik ikliminin hâkim olduğu bir sınıftı. Birbirimizin ideolojik görüşünü bilmemize rağmen gerek teneffüslerde gerek yemek kuyruklarında gerekse sahadaki sınıflar arası futbol maçlarında Endüstri-IV başkaydı. Sınıf takımızın teknik direktörü hasta Trabzonsporlu Komünist Zeki’ydi. Takımımızda-ben de dâhil- MTTBliden Ülkücüye, çok farklı siyasi görüşten arkadaşlar, büyük bir sevgi ve dostlukla, dayanışma içerisinde diploma için mücadele veriyorduk.
Sanki sınıf kapısının dışında görüşlerimizi portmantoya asıp öyle giriyorduk. Mizaç ve meşrep, diploma derdi, sınav heyecanı ve dayanışması ön plandaydı. Mesela AP Sakarya Milletvekili Selahaddin Gürdrama’nın oğlu sınıf arkadaşımız Sıtkı Gürdrama can dostumuzdu. Babasının siyasi bir aktör olması bizi rahatsız etmiyordu. Sınıfımızda böyle birçok arkadaşımız vardı. Dosttuk biz. (Hep öyle olduk, hâlâ da öyleyiz.)
Hemen her arkadaşımızın birer lakabı oluşmaya başlamıştı, kâh fiziksel kâh ruhsal gerekçelerle. Jon Tıravolta Necdet, Kemal Sunal Mahmut, Baba Adnan, 46 Fahri, Baterist Ceyhun, Ferdi Tayfur Cihangir, Bacanak Erdinç, Tommiks Gürsel, Komiser KolomboMustafa, Ufaklık Necmettin, Profesör Orhan, Uzun Osman, Asabi Osman, Çingene Tayfun, Komünist Zeki gibi. Kimisi esmerliğinden almıştı bu lakapları, kimisi yürüyüşünden, kimisi benim gibi çılgınlığından. Bazısı ideolojik inancından, bazıları benzediği ünlülerden. Ve herkes bunu hoşgörüyle karşılıyordu.
Bir Entelektüel Ukalalığı: Sen İsmet Özel’i Nasıl Tanımazsın?
Mezuniyetimizin üzerinden kırk dört koca yıl geçmiş. Sınıf arkadaşlarımızla zaman zaman buluşuyor, o, eskidikçe güzelleşen günleri konuşuyoruz. Anıların üzerindeki bulutlar arasında dolaşıyoruz.
Ülkücü Mustafa Toka anlatıyor: Ben Adapazarı Ülkü Ocağı’nda kütüphane - kitap sorumlusuydum. Kitaplarla aram oldukça iyiydi. 12 Eylül 1980 öncesinin o kavga gürültü ortamında bile kitaplardan kopmamaya çalışıyordum. Sınıf arkadaşlarımızdan Fahri Tuna hep elinde kitaplarla dolaşıyordu. Ve arka sıralarda, derslerden ziyade şiir ve romanlarla meşguldü. Bu da benim hoşuma gidiyordu. Seviyorduk da birbirimizi.
Bir gün Fahri’nin elinde değişik, yazarını hiç duymadığım bir kitap gördüm. Sordum. İsmet Özel, dedi. O kim? Dedim. Zaten çabuk kızmasıyla tanıdığımız Fahri bir kızdı:
-Sen İsmet Özel’i nasıl tanımazsın? Diye sınıf ortasında bana çıkıştı. Ben Ülkücüyüm. Bana kimse posta koyamaz, karşılığını fazlasıyla alır da hem Fahri’yi seviyorum hem de okuduklarını ciddiye alıyorum. Aşağıdan aldım. İlk işim gidip bir İsmet Özel kitabı almak oldu. Hakikaten de çok değerli bir şair ve yazarmış. O gün bugün ben de İsmet Özel okuruyum. Bu anıyı hiç unutmam.
Evet, Mustafa Toka kardeşim ne zaman bu anıyı anlatsa, mahcup olur utanır, helallik isterim. Kimim ki ben, bir başkasına çıkışıyorum, nasıl bilmezsin diye bir dostuma ukalalık yapıyorum. Yirmi-otuz kitap okuyan biz çömez entelektüellerin şımarıklığı ve had bilmezliği. Hiç kimse her yazarı tanımak, bilmek, okumak ve sevmek zorunda değildir. Olamaz, olmamalıdır.
Cami Önünde Beş Koca Adamı Yerle Bir Eden Ufak Tefek Genç
Tabii ki o günlerin koridorlarında, kantininde, sokaklarında her şey benim anlattığım gibi ve kadar güllük gülistanlık değildi. Özellikle beş altı kişilik gruplar, hasımlarını tek veya iki kişi yakaladıklarında haşat etmeyi marifet sayıyorlardı.
Akademiye 350 - 400 metre mesafedeki Ozan Sokakta Ozanlar Merkez Camii karşısında oturan Kandıralı lakaplı Kamyoncu - Şoför İsmail Altay anlatıyor: Bir gün ikindi civarı, kamyonla işten geldim. Eve girdim. Hâl hatır ederken, gözüm camdan dışarıya, sokaktaki hareketliliğe ilişti. Penceremiz tam mahalle camimizin girişine bakıyordu. Yirmi yaşlarında ufak tefek seyrek sakallı bir genç camiye namaza girerken iri yarı, sırtlarında parka olan dört beş genç, o çocuğun üzerine yürüdüler. Belli ki dövecekler. Anarşinin kol gezdiği günler. O çocuğu kurtarmak düşüncesiyle fırladım. Ayakkabılarımı giyip sokağa çıktım ki bir de ne göreyim. O iki dakika içerisinde o çocuk, kocaman dört beş kişiyi dövmüş, onlar yerde sürünürken üstünü başını düzeltiyor, ellerinin tozunu silkeliyor. O günü hiç unutamam.
Evet, Ozanlar Mahallesi sakini İsmail Altay’ın çocuk iye nitelendirdiği ve beş kişiyi yerle bir eden genç, Ofli Abdurrahman Akyüz’den başkası değildir. Sakarya Hareketi’nin küçük dev adamından dayağı yiyen koca koca adamlar da o günlerin Komünist gençleri. (Şimdi hangi holdingin yöneticileri, bilemiyoruz.) O günlerin olağan görüntülerinden birisidir bu sahne de.
Konyalı Epbap Ahmet’in Pastırma ve Sucuk Operasyonları ve Hakkını İade Etmek
Son sınıfta Ali (Uyanık) ve Bekir (Sakin) ile üçümüz, Karaağaçdibi’nde İnönü Caddesi No. 27’nin zemin katında birlikte kaldık. Bizim Ali’nin en yakın arkadaşı - bizim de çoksevdiğimiz - Epbap Ahmet’ti. İki cümlesinden birine epbabım diye başladığı, diğerini de epbabım diye bitirdiği için bu lakapla ünlenen Ahmet Gündüz, Türkiye Şampiyonu birtekvandocuydu. Uluslararası dereceleri de vardı. Sonraları Ürdün ve Türk Millî takımlarınıçalıştırdı. Korkusuz bir şampiyondu Ahmet. Bir şampiyonada kendi gözümüzle şahitolmuştuk; ayağıyla rakibine adeta eli ustalığında tokatlar patlatıyor, yere yıkıyordu.
Arada bizim eve gelirdi Ahmet. Konya’dan yola çıkarken, Ali’nin anneciği, bize sucuk, pastırma, kavurma filan gönderirdi. Bizim öğrenci evinde bayram havası eserdi o gün. Ama fazla sürmezdi bu sevinç. Bizim Ahmet, adeta yıkık değirmendi. Geldi mi on beş gündegitmiyor, pastırma ve sucuklar hızla erimeye başlıyordu. Bir gün dayanamamıştı Ali: Oğlum, annem bu sucukları, partırmaları bizim için mi gönderdi, senin için mi? Ahmet bu, aşağı kalırmı hiç: Müslümanın malı ortak değil mi epbabım? Kahkahanın bini bir paraydı, artık.Ahmet’le Ali, ne zaman yanyana gelseler Ortaoyunundaki pişekâr kavuklu oluveriyorlardıhemen. Bize de ağız tadıyla gülmek düşüyordu.
Epbap Ahmet’in Sakarya Hareketi’ne katkıları tek başına bir yazı konusuydu. Akademi’ninele geçirilme mücadelesinde, 1978’de Bülent Ecevit’in CHP Hükümeti’nin işbaşınagelmesiyle daha bir moral ve fiziki güç kazanan Sol Grup, İstanbul ve İzmit destekli birkalabalıkla bahçeden binaya doğru harekete geçecek, MTTB Grubu, Epbap Ahmet’in veşehirden üçbeş serdengeçtinin de katılımıyla o kalkışmayı yaka paça durduracak, okulduvarlarının dışına püskürtecekti. Bu Sol Grubun son girişimi olacaktı.
Yıllar sonra Epbap Ahmet’e hakkını ve katkılarını şöyle teslim edecektik: Pastırma vesucukların tamamını yemeyi bile hak etmiştin. Yediklerin helal hoş olsun kardeşim.
Sakarya Hareketi’ne Akademi dışından Ahmet Gündüz gibi önemli katkılar sunan yiğitadamlara da teşekkür borçluyuz.
Sakarya Hareketi’nin Devamı Kurumlar: Asmaaltı Akademisi, Irmak Dergisi, TYB Sakarya ve Anadolu Mektebi
Şimdi şöyle bir soru sorulabilir. Sorulmalıdır da: Sakarya Hareketi, konjonktürel bir aksiyon olarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle tamamen sona erdi mi? Günümüze kadar gelen fikrî ve edebî bir uzantısı yok mu? Cevabımız, elbette var, olacaktır.
M. Selahaddin Şimşek’in Yenicami semtindeki Asmaaltı Kıraathanesinde 1994’teki vefatına göre okuyan/yazan gençleri etrafında toplayarak, oluşturduğu kitap listesi çerçevesinde bilinçlendirme çabaları, bu satırların yazarı dahil, başta Cihat Zafer olmak üzere birçok yazar çizer ve yönetmenin yetişmesine ön ayak oluşu…
Zamanında Sakarya Hareketi’nin içinde bulunan Fahri Tuna öncülüğünde Ocak 2001 tarihinde yayın hayatına başlayan, tam on bir yıl-132 sayı aylık olarak yayınlanan, bu sürede Türkiye genelinde yüzü aşkın yetenekli gencin şiir öykü ve denemelerinin gün yüzüne çıkmasına zemin hazırlayan Irmak Kültür Sanat Dergisinin yayını… Ve 01 Nisan 2009 tarihinde Fahri Tuna başkanlığında kurulan, geçen on altı yılda 45 üyesiyle yüzlerce edebiyat etkinliği düzenleyen Türkiye Yazarlar Birliği Sakarya Şubesi’nin faaliyetleri…
Sakarya Üniversitesi eski öğretim üyesi / Tarım Eski Bakanı Sami Güçlü’nün MTTB’nin yeniden açılması üzerine 2011’de başlattığı, süreç içinde sadece Türkiye’de değil Rumeli’yi de içine alan, Yahya Kemal’den Cengiz Aytmatov’a, Mehmet Akif’den Ömer Seyfettin’e, Mutafa Kutlu’dan Sezai Karakoç’a… Liseli gençlerin fikir ve ruh dünyamıza şekil veren Tür-İslâm Medeniyetinin öncü isimlerinin külliyatını okuyup panellerle makaleleştirmelerineyönelik okuma eylemi olan Anadolu Mektebi hareketi…
Özetle, MTTB’nin 12 Eylül 1980’de Askeri Darbe tarafından kapatılmasına rağmen, daha sonra faaliyetlerini fikrî ve edebî alanda sürdüren Selahaddin Şimşek’in AsmaaltıAkademisi, Fahri Tuna’nın Irmak Dergisi ve TYB Sakarya Şubesi, ülke genelindeki akademi çalışmaları, Prof. Dr. Sami Güçlü’nün Anadolu Mektebi faaliyetleri, Sakarya Hareketi’nin değişik alanda devamı olarak okunabilir. Okunmalıdır da.
Özeleştirel Netice: Daha Çok Edebiyat, Daha Güçlü Kardeşlik Olabilirdi
Akademi’ye başladığımız Ekim’78’in üzerinden 48 sene, İTÜ SMF’den mezuniyetimizin üzerinden (Yaz’1982) üzerinden 44 koca sene geçmiş.
O günlerden neyi yanlış yaptık yahut neyi eksik yaptık diye bir soru sorduğum zaman kendime, ilk aklıma gelen, başta kendim olmak üzere, edebiyata, kültür-sanata, sinema ve tiyatroya, kısacası entelektüel gelişime daha fazla zaman ayırabilirdik diye düşünüyorum. O günlerdeki okumalarımızın iki-üç katına çıkarmamız gerektiğini akledebiliyorum. Komünistlerin Nazım Hikmet, bizim Necip Fazıl’a yoğunlaştığımız, tercüme yoluyla evlerimize giren ve çoğu Sosyalist kökenli Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Ali Şeriati gibi sosyologları sular seller gibi okurken, üzerine tartışırken, Yahya Kemal gibi çok önemli bazı şair/düşünce adamlarını ıskaladığımızı itiraf ediyorum. Bir Cemil Meriç’i, bir Nurettin Topçu’yu yeterince değerlendiremediğimizi düşünüyorum. Şiiri, musikiyi, mimariyi, güzel sanatları neredeyse tümüyle ıskaladığımızı da.
Mühendislik de okusak, öğrencilerin yeteneğine ve ilgi alanlarına göre onları o yönde geliştirecek organizasyonlar yapılabilirdi. Örneğin Ali Uyanık ve Veysel Karafilik’teki yazma yeteneği maalesef geliştirilemedi, değerlendirilemedi.
Diğer yandan bizim gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan kadın veya erkek arkadaşlarımıza daha hoşgörülü ve kuşatıcı, kardeşlik hukukunu geliştirici, daha ortak etkinlikler geliştirici çözüm yolları bulabileceğimizi, bunları pek denemediğimizi düşünüyorum.
Kısacası, daha çok edebiyat / daha çok kardeşlik diye özetlenebilecek eksikliğimizin varlığını görebiliyorum seneler sonra.
Adapazarı, Gönlümüzün Başkentidir Bizim. Kalplerimiz Orhan Camii’nde Huzur Bulur
Senin için Adapazarı neyi ifade ediyor? Diye bir soru sorulursa, hiç düşünmeden cevap verebilirim: Her ne kadar Türkiye’nin başkenti Ankara ise de gönlümün başkenti Adapazarı’dır. Kesinlikle böyledir. Tartışmaya kapalıdır benim için bu durum.
İstanbul’a âşığım, evet. İki hafta göremesem özlüyorum, ilk fırsatta gidiyorum, evet. Edirne’ye, Mardin’e, Konya’ya, Filibe’ye, Prizren’e, Saraybosna’ya, Bursa’ya çok kuvvetli gönül bağıyla bağlıyım, evet. Üsküp, gömülmeyi vasiyet ettiğim şehirdir, evet.
Ama gönlümün başkenti Adapazarı’dır. Beş günden fazla nerede kalırsam kalayım, gözümde / gönlümde tütmeye başlayan şehir Adapazarı’dır. Altıncı gün, Dörtyol’dan şehre girmeye başlayınca gönlüm huzurla dolmaya başlar. İlk işim Orhan Camii’ne koşmak, sonra da Islama köfte ve Kabak tatlısı taam eylemek oluyor.
Sonsöz: Sakarya Hareketi, bir Yesevî, Bir İhya ve Beka Girişimidir
Eee Fahri Tuna, anlattın uzun uzun, tamam, anladık. Sakarya Hareketi ile ilgili özet cümlen, son sözün nedir arkadaş?
Bu hareket, Yesevî merkezli bir Anadolu Hareketi’dir, bir. Anadolulu gençlerin, bir ihya ve beka hareketiydi; ülkelerinin istikbali için canlarını feda hareketiydi, iki. Yabanıl güçlerin ülkemizi, şehrimizi, akademimizi işgal çabalarına karşı kutsal bir direniş hareketiydi, üç. Sakarya Hareketi’nin içindeki her genç, Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan hikayesindeki birer Muhsin Çelebi’ydi, dört. Yani ülkesine bir adanmışlıktı. Naçizane ben de içinde olmaktan şeref duyduğum bir hareketti, beş.
Ama babamın yemin ettirmesi sonucu fiziken olmasa da bir nevi gönül olarak içinde bulunduğum hareketti.
Böyle biliriz.




Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi
