İslam, özü itibarıyla insanı Allah’a, adalete, merhamete, ahlâka ve barışa çağıran bir dindir. “İslam” kelimesinin kökünde teslimiyet, selamet, esenlik ve barış anlamları vardır. Müslüman olmak yalnızca belli ibadetleri yerine getirmek değil; aynı zamanda yeryüzünde güvenilir, adil, merhametli, emanete sadık ve insanlara zarar vermeyen bir şahsiyet haline gelmektir. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” anlamındaki sözü, İslam’ın toplumsal ahlakını özetleyen en temel ilkelerden biridir.
Kur’an’ın istediği insan tipi; öfkesine esir olan, kinle yaşayan, haksızlık yapan, güç bulduğunda ezen, zayıfı hor gören, mezhep, kavim, ırk, sınıf ve çıkar uğruna insanları birbirine kırdıran insan tipi değildir. Kur’an’ın istediği insan; adaletle hükmeden, düşmanına bile haksızlık etmeyen, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan, mazluma sahip çıkan, yetimi koruyan, komşusunu gözeten, emanete riayet eden ve barışı mümkün kılan insandır.
Fakat acı gerçek şudur: Müslümanlar tarih boyunca bu yüce ilkeye çoğu zaman sadık kalamamışlardır. İslam’ın adalet, merhamet, kardeşlik ve barış çağrısı; Müslümanların iktidar hırsı, mezhep taassubu, kavmiyetçilik, saltanat tutkusu, çıkar hesapları ve dünya sevgisi yüzünden defalarca yaralanmıştır. İslam barış istemiş, Müslümanlar savaş üretmiştir. İslam kardeşlik istemiş, Müslümanlar mezhepçilik üretmiştir. İslam adalet istemiş, Müslümanlar saltanat ve zulüm düzenleri kurmuştur. İslam emaneti ehline vermeyi emretmiş, Müslümanlar çoğu zaman akrabaya, yandaşa, kabileye, partiye, tarikata ve güce göre hareket etmiştir.
Kur’an, “Müminler ancak kardeştir” buyurur. Fakat tarih, Müslümanların birbirlerinin kanını döktüğü, şehirlerini yağmaladığı, birbirini tekfir ettiği, birbirini zindanlara attığı, birbirinin camisini, medresesini, pazarını, evini yıktığı sayısız acı örnekle doludur. Daha Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra Müslüman toplum içinde iktidar tartışmaları, iç savaşlar, Cemel ve Sıffin gibi büyük kırılmalar yaşanmıştır. Hz. Osman’ın şehit edilmesi, Hz. Ali dönemindeki iç çatışmalar, Kerbelâ faciası ve sonraki mezhep kavgaları, Müslümanların daha ilk asırlarda bile barış ve kardeşlik sınavını ne kadar ağır biçimde kaybettiğini göstermiştir.
Kerbelâ, bu ihanetin en derin sembollerinden biridir. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in ve beraberindekilerin susuz bırakılarak katledilmesi, yalnızca siyasî bir cinayet değildir; aynı zamanda Müslüman vicdanının tarihte aldığı en büyük yaralardan biridir. Bir ümmet düşünün ki Peygamber’inin ailesine bile merhamet edememiştir. Bir ümmet düşünün ki “Allahuekber” diyerek, Allah’ın adını anarak zulüm işleyebilmiştir. İşte Müslümanların trajedisi burada başlar: Dinin adını koruyup ruhunu kaybetmek.
İslam, insanı yüceltmek ister. Müslümanlar ise çoğu zaman iktidarı yüceltmiştir. İslam, adaleti merkeze alır. Müslümanlar çoğu zaman devleti, hanedanı, mezhebi, cemaati, lideri, sultanı, şeyhi, partiyi veya kendi çıkarını merkeze almıştır. İslam, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” der. Fakat Müslümanlar çoğu zaman düşman gördüklerine karşı adaleti askıya almış, kendi tarafına gelince suçu örtmüş, karşı tarafa gelince merhameti unutmuştur.
Bu yüzden İslam’ın barış dini oluşunu savunmak, Müslümanların tarihini temize çıkarmak anlamına gelmez. Aksine gerçek imanî dürüstlük, İslam’ın yüksek ilkeleriyle Müslümanların tarihî pratiği arasındaki uçurumu açıkça görmekle başlar. Müslümanlar, “Bizim dinimiz barış dinidir” cümlesini sadece savunma refleksiyle söylememelidir. Bu cümlenin hakkını vermelidir. Çünkü barış dini olduğunu iddia eden bir ümmetin şehirlerinde mezhep savaşları, ailelerinde şiddet, siyasetinde yalan, ekonomisinde sömürü, devletinde zulüm, cemaatlerinde kibir, sokaklarında ahlaksızlık varsa, orada büyük bir çelişki vardır.
İslam’ın barışı pasiflik değildir. İslam zulme razı olan, haksızlık karşısında susan, zalimin karşısında eğilen bir din değildir. Kur’an, mazlumun hakkını savunur. Haksız saldırıya karşı direnmeyi meşru görür. Fakat bu direniş bile ahlâkî sınırlarla kayıtlıdır. İslam’da savaş bile başıboş bir vahşet değildir. Kadına, çocuğa, yaşlıya, ibadethaneye, ekine, ağaca, sivile zarar vermeme ilkesi İslam savaş ahlakının temelinde yer alır. Yani İslam’ın izin verdiği mücadele bile adalet içindir; intikam, yağma, ırkçılık, yayılmacılık veya iktidar hırsı için değildir.
Ne var ki tarih boyunca Müslüman devletler çoğu zaman bu sınırları aşmıştır. Saltanatlar, hilafet adına zulümler üretmiştir. Saraylar büyürken halk yoksullaşmıştır. Sultanlar Allah’ın adını dillerine alırken, adaleti ayaklar altına almıştır. Âlimlerin bir kısmı hakkın şahitleri olmak yerine iktidarların memurları haline gelmiştir. Din, çoğu zaman iktidarı sorgulayan bir ahlak olmaktan çıkarılıp iktidarı meşrulaştıran bir araca dönüştürülmüştür.
Bugün de manzara çok farklı değildir. Müslüman coğrafya büyük ölçüde savaş, yoksulluk, baskı, cehalet, mezhepçilik, yolsuzluk ve otoriterlik içinde kıvranmaktadır. Bir yanda Kur’an okuyan toplumlar, diğer yanda adaletsizlikle çürüyen düzenler vardır. Bir yanda camiler, ezanlar, haclar, umreler, kandiller vardır; diğer yanda rüşvet, israf, isyan, zulüm, kadınlara ve çocuklara karşı şiddet, mezhep nefreti, siyasal putçuluk ve ahlâkî çöküş vardır. Bu büyük çelişkiyi görmeden “İslam barış dinidir” demek eksik kalır.
Evet, İslam barış dinidir. Fakat Müslümanların önemli bir kısmı barış insanı olamamıştır. Evet, İslam kardeşlik dinidir. Fakat Müslümanlar kardeşliği çoğu zaman kendi mezhebinden, kendi cemaatinden, kendi milletinden, kendi partisinden olanlarla sınırlamıştır. Evet, İslam adalet dinidir. Fakat Müslümanlar çoğu zaman adaleti yalnızca kendilerine lazım olduğunda hatırlamıştır. Evet, İslam merhamet dinidir. Fakat Müslümanlar çoğu zaman merhameti kendi mahallesine ayırmış, ötekine karşı katılaşmıştır.
Asıl sorun İslam’ın ilkelerinde değil, Müslümanların bu ilkeleri taşımaya ehil hale gelememesinde yatmaktadır. Kur’an insanı değiştirmek ister; fakat Müslümanlar çoğu zaman Kur’an’ı hayatı değiştiren bir rehber değil, kimliklerini süsleyen bir sembol haline getirmiştir. Kur’an adalet ister; Müslümanlar slogan üretmiştir. Kur’an ahlak ister; Müslümanlar ritüelle yetinmiştir. Kur’an tefekkür ister; Müslümanlar taklidi din zannetmiştir. Kur’an tevazu ister; Müslümanlar kendilerini seçilmiş topluluk gibi görme kibrine kapılmıştır.
Oysa Müslüman olmak, Allah’ın yeryüzünde şahitleri olmaktır. Bu şahitlik, sadece namazla, oruçla, hacla tamamlanmaz. Müslüman, pazarda dürüst olacak, evinde merhametli olacak, siyasette adil olacak, iktidarda hesap verebilir olacak, savaşta bile ölçülü olacak, düşmanına karşı bile haksızlık etmeyecek, zayıfın hakkını güçlüye karşı savunacaktır. İşte İslam’ın barış dini oluşu ancak böyle görünür hale gelir.
Bugün Müslümanların en büyük görevi, Batı’ya, Doğu’ya, ateistlere, Hristiyanlara, Yahudilere veya başka din mensuplarına İslam’ın güzelliğini anlatmadan önce kendi tarihî ve ahlâkî muhasebesini yapmaktır. Çünkü insanlık sözden çok şahide bakar. Eğer Müslümanların şehirlerinde adalet yoksa, insan hakları yoksa, yoksula merhamet yoksa, yetime sahip çıkma yoksa, farklı düşünenlere tahammül yoksa, kadınlara güvenli bir hayat yoksa, çocuklara temiz bir gelecek yoksa, o zaman İslam’ın güzelliği Müslümanların eliyle perdelenmiş olur.
Bu yüzden dürüstçe söylemek gerekir: İslam’a en büyük zararı çoğu zaman İslam düşmanları değil, İslam’ı temsil ettiğini iddia edip ona ihanet eden Müslümanlar vermiştir. İslam’ın adını taşıyıp adaletini taşımayanlar, Kur’an’ı okuyup ahlakını kuşanmayanlar, Peygamber’i sevdiğini söyleyip onun merhametini hayatına geçirmeyenler, Allah’tan bahsedip kul hakkını çiğneyenler, İslam’ın dünyadaki en ağır imtihanı olmuşlardır.
Ama bütün bu tarihî ihanetlere rağmen İslam’ın özü değişmez. İslam hâlâ insanlığı selamete çağırır. İslam hâlâ zulme karşı adaleti, kine karşı merhameti, parçalanmaya karşı kardeşliği, sömürüye karşı infakı, kibre karşı tevazuyu, savaşa karşı barışı, fesada karşı ıslahı emreder. Müslümanların günahları İslam’ın hakikatini kirletemez; fakat İslam’ın hakikatini insanların gözünden perdeleyebilir. İşte asıl felaket de budur.
Müslümanların bugün yapması gereken şey, geçmişi kutsamak değil, geçmişten ibret almaktır. Saltanatları, savaşları, fetihleri, mezhep kavgalarını, iktidar mücadelelerini sorgusuzca yüceltmek yerine, Kur’an’ın adalet terazisinde yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü İslam tarihi bütünüyle kutsal değildir. Kutsal olan Allah’ın vahyidir, Peygamber’in örnekliğidir, adalettir, merhamettir, hakikattir. Müslümanların tarihi ise insanîdir; içinde iyilik de vardır, kötülük de; adalet de vardır, zulüm de; fazilet de vardır, ihanet de.
İslam’ın barış dini olduğunu gerçekten savunmak isteyen Müslüman, önce kendi elinden ve dilinden insanların emin olup olmadığını sormalıdır. Kendi evinde barış var mı? Kendi mahallesinde adalet var mı? Kendi siyasetinde ahlak var mı? Kendi ticaretinde dürüstlük var mı? Kendi kalbinde merhamet var mı? Kendi cemaatinde kibir mi hâkim, tevazu mu? Kendi ülkesinde zayıf korunuyor mu, eziliyor mu? Bu sorular sorulmadan İslam adına yapılan her savunma eksik kalır.
Sonuç olarak İslam, insanlığa barışı, huzuru, kardeşliği ve refahı teklif eden ilahî bir çağrıdır. Fakat Müslümanlar bu çağrıya tarih boyunca çoğu zaman layık olamamıştır. Bu hakikati kabul etmek İslam’a zarar vermez; bilakis İslam’ın temiz yüzünü Müslümanların kirli pratiklerinden ayırır. Gerçek sadakat, Müslümanların hatalarını örtmek değil, İslam’ın ilkelerine dönerek o hatalarla yüzleşmektir.
Çünkü İslam’ın barış dini olduğunu söylemek kolaydır. Zor olan, barışın insanı olmaktır. İslam’ın adalet dini olduğunu söylemek kolaydır. Zor olan, düşmanına bile adil davranmaktır. İslam’ın merhamet dini olduğunu söylemek kolaydır. Zor olan, güç eline geçtiğinde merhameti unutmamaktır.
Müslümanların önündeki en büyük görev budur: İslam’ı savunmak değil, İslam’a layık olmaya çalışmak. Çünkü İslam’ın en büyük delili güzel ahlaktır; en büyük ihaneti ise güzel ahlakı kaybetmiş Müslümanlardır. (G. Dihkan)
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ
