19’uncu yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olarak Karl Marx, kapitalist dünyanın merkezini yani Avrupa’yı analiz etmiştir. Üstelik bu analizler, Avrupa merkezli bakış açısının birer ürünüdür. Aynı zamanda bir eylem adamı olan Marx’ın tek derdi, kapitalistleşen Avrupa’da sosyalist projenin hayata nasıl geçirileceğidir.

Avrupa dışındaki ekonomik-toplumsal yapıların biçimi ve işleyişi Karl Marx’ın analizlerinde önemli bir yer tutmaz. Marx, yüzeysel ve gözleme dayalı bir bakış açısı ile söz konusu yapıları, Avrupa’ya özgü “feodal üretim biçiminden” ayırmak için “asyatik üretim biçimi” olarak isimlendirmekle yetinmiştir.

İlginçtir, Marx kapitalist üretim biçiminin, doğrudan [klasik] sömür-gecilik ilişkisi kurularak Avrupa dışına taşınmasını olumlamıştır [desteklemiştir]. Mesela Hindistan’ın, “üzerine güneş batmayan” Britanya İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilmesi veya Meksika’nın Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edilmesi, Marx’ın gözünde meşrudur.

Kendi bağlamında değerlendirildiğinde açık bir biçimde görülecektir ki, bu tavır bir çelişkiye denk düşmüyor. Zira Marx’ın eylem felsefesi, tarihin, sosyalizme [proletarya iktidarına] doğru olan akışına uygun olarak atılmış her adımı olumlamaktadır.

***

Evet, Marx dünyaya bu pencereden bakmış ve şunu tahayyül etmiş: Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilen ya da işgal edilen ülkelerde kapitalist olmayan ekonomik-toplumsal yapılar zaman içinde dönüşüm geçirecektir ve sosyalizmin maddi koşulları oluşacaktır. Daha açık söyleyelim: Marx’a göre, bir ülkenin sömürgeleştirilmesi orada yerleşik olan feodal ya da asyatik üretim biçimini tasfiye ederek kapitalistleşmeyi [sanayileşmeyi] mümkün kılacaktır ve “sosyalist devrimin temel aktörünü yani proleter sınıfı” yaratacaktır.

Bir ülkenin bir başka ülkeyi tahakküm altına alarak sömürmesini zihinlerde meşrulaştırıyor olması itibariyle, bu bakış açısının pek de insanî olmadığı ortada. Sömürgeleştirilen ülkede yaşayan yoksul insanların çektiği acıyı [sıkıntıyı] görmezden geliyor çünkü. Bu bakış açısı ancak, Marx’ın dünya [medeniyet] tasarımı dikkate alındığında belli bir anlam kazanıyor.

Gelin o tasarımı biraz daha netleştirmeye çalışalım. Mâlum, Marx bütün zamanını ve enerjisini “sosyalist bir dünya toplumu nasıl oluşturulabilir” sorusuna cevap bulmak için harcamış. İçselleştirdiği Avrupa merkezli ve ilerlemeci tarih anlayışının bire bir tezahürü olan gelişme şeması, sosyalizme giden yolu tarif ederken, feodalizmden çıkıldıktan sonra mecburi istikamet olarak kapitalizmi gösteriyor. Söylemeye çalıştığı şu: Feodal ya da asyatik bir üretim biçiminden, kapitalist üretim biçimi pas geçilerek, sosyalizme gidilemez. Bir ülkede sosyalist devrimin gerçekleştirilebilmesi için, bir müddet sömürülmeyi sineye çekmek ve bu esnada kapitalist üretim biçimini oturtmak gerekiyor.

***

Ne var ki tarih, Marx’ın bu bağlamda ortaya koyduğu öngörüleri [temennilerini] teyit edecek biçimde akmadı. Kapitalist sistemle kurulan zorunlu temas, Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın feodal [asyatik] toplumlarında, sosyalizme giden yolu kısaltacak kıvamda bir sanayileşme [kalkınma] yerine “bağımlılık ve azgelişmişlik” üretti ve üretmeye devam ediyor. Nitekim 1960’lı yıllarda neomarksist olarak isimlendirilen düşünürler [Baran, Frank, Emmanuel, Âmin...] tarafından yapılan çalışmalar, Marx’ın bu konuda yanıldığını itiraf eden bir içeriğe sahiptir.

Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın feodal ya da asyatik toplumları, Avrupa’ya özgü kapitalist kalkınmanın ne kurumlarını oluşturabildi ne de mekanizmalarını çalıştırabildi. Bir müddet sonra, Moskova’nın “sosyalist devrim” projesini henüz kapitalistleşememiş bu coğrafyaya kaydırması ile birlikte söz konusu ülkeler, Marx’ın tahayyül ettiğinden farklı olarak, antiemperyalist görünümlü otoriter hatta totaliter rejimlere doğru savruldular.

Dünyaya Marx’ın açtığı pencereden bakmaya çalışan birçok insana, sosyalizm adına o otoriter [totaliter] rejimleri savunmak kaldı. Şunu net olarak söyleyebilirim. O insanlar Marx’ın düşüncesini anlamış olsalardı bunu asla yapmazlardı.

Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi